Ulus-Devlet Egemenliği

Ulus-Devlet Egemenliği

Yabancılar, lütfen bizi Fransızlarla baş başa bırakmayın.

                                                                                                        *Paris’te bir duvar yazısı, 1995

 ‘Vatanımız için öldüğümüzü düşünüyorduk, ama çabucak banka kasaları için öldüğümüzü fark ettik.

                                                                                               *Anatole France

        Avrupa’da ulus kavramı patrimonyal ve mutlakıyetçi devlet alanında gelişti. Patrimonyal devlet monarkın mülkü olarak tanımlanıyordu. Avrupa çapında farklı ülkelerdeki benzer biçimleriyle patrimonyal ve mutlakiyetçi devlet, feodal toplumsal ilişkileri ve üretim ilişkilerini yönetmek için gereken politik biçimdi.1 Patrimonyal biçim kısaca, toplumun otorite figürlerinin çevresinde toplandığı yönetim biçimidir. Kişi burada kendi benliğini bu otorite figürlerine ait kabul etmektedir. Ataerkil bir sosyolojik düşünce biçimiyle devlet ‘’baba’’ olarak görülmekte ve kestiği parmağın acımayacağı metafor olarak kabul edilmektedir(!). 

       Patrimonyal biçimlerde, feodal mülkiyete vekil tayin edilmesi ve bu mülkiyetin kullanımının da toplumsal güç oranlarına göre belirlenmesi zorunluydu, tıpkı izleyen yüzyıllarda yönetim kademelerine vekil tayin edilmesinin zorunlu olacağı gibi. Tıpkı, metafizik aleme baktığımızda gördüğümüz gibi, egemen monarşik organın Tanrı bedeninin bir parçası olması gibi, feodal mülkiyet de monarkın bedeninin parçasıydı.

       16. yüzyılda, reform döneminin ve modernlik güçleri arasındaki şiddetli çatışmaların ortasında, patrimonyal monarşi hala barışın ve toplumsal hayatın garantisi olarak sunuluyordu. Monarşi toplumsal gelişme üzerinde hala öyle bir kontrol sürecine sahipti ki, bu süreci kendi tahakküm makinesi içinde massedebiliyordu. ‘’Cujus regio, eus religio’’; ya da, din hükümdarın toprak üzerindeki kontrolüne tabi olmalıdır. Bu deyişin hiçbir diplomatik yanı yoktu; aksine, yeni düzene geçişin idaresini tamamen patrimonyal hükümdarın eline bırakıyordu. Din bile hükümdarın mülküydü. 17. Yüzyılda, modernliğin devrimci güçleri karşısındaki mutlakiyetçi tepki hareketi patrimonyal monarşik  devleti yüceltmiş ve onu bir silah olarak kendi amaçlarına alet etmişti. Ne var ki, bu noktada, patrimonyal devletin yüceltilmesi paradoksal ve belirsiz olmaktan kaçamazdı, çünkü iktidarının feodal temelleri çöküyordu. İlksel sermaye birikimi süreçleri iktidar yapılarına yeni koşullar dayatıyordu. Üç büyük burjuva devrimi (İngiliz, Amerikan, Fransız) çağına kadar, bu modele başarıyla karşı çıkabilecek hiçbir politik alternatif yoktu. Mutlakıyetçi ve patrimonyal model bu dönemde ancak politik güçlerin belli bir tavizi sayesinde ayakta duruyordu, ama asıl olarak yeni üretici güçlerin ortaya çıkışı nedeniyle içten içe eriyordu. Her şeye rağmen bu model hayatta kaldı ve çok daha önemlisi, sonraki yüzyıllara kalacak olan bazı temel özeliklerinin gelişmesiyle dönüşüme uğradı.2

       Mutlakıyetçi ve patrimonyal modelin dönüşümü, toprak temelli patrimonyalliğin teolojik temelinin yerine, eşit oranda aşkın olan yeni bir temelin kurulduğu aşamalı bir süreç içinde gerçekleşti. Artık kralın ilahi bedeni yerine, ulusun tinsel kimliği toprak ve nüfusu ideal bir soyutlama olarak koyuyordu. Daha doğrusu, fiziksel toprak parçası ve nüfus, ulusun aşkın özünün uzantısı olarak düşünülüyordu. Dolayısıyla modern ulus kavramı monarşik devletin patrimonyal bedenini miras almış ve onu başka bir biçimde yeniden icat etmiştir. Bu yeni iktidar bütünlüğünün çatısı, kısmen bir yanda yeni kapitalist üretim süreçleri, öte yanda ise eski mutlakiyetçi yönetim mekanizmaları tarafından kurulmuştu. Bu sorunlu yapısal ilişki ulusal kimlikle istikrara kavuşturuldu: Söz konusu kimlik, kan ilişkilerinin biyolojik bir sürekliliği, toprağın uzamsal bir sürekliliği ve dilsel ortaklık temelinde kurulmuş kültürel, birleştirici kimlikti. 

         İnsanoğlu sürekli gelişen bir varlık. Kendiyle olan ilişkisini, yanındakiyle olan ilişkisini, çevresiyle olanı ve toplumla olanı geliştiren bir varlık. İnsanlık gelişirken ve geliştirirken aynı zamanda kendi yaşamını daha da kolaylaştıracak fikirler üretiyor. Bunda kendini ve sevdiklerini yönetme biçimi de kuşkusuz, doğal olarak ön plana çıkıyor. Bundan 500 yıl önce bir kral olduğunuzu düşünün. O zaman size sorulan bir soru gereği günümüzde nasıl yönetileceğimizi düşündüğünüzü farz edin. İnsanların kendi kendilerini yönetebileceklerini tahmin edebilir miydiniz? Varlığından haberdar dahi olmadığınız bir yönetim biçiminin 10 kuşak sonra torunlarınızı etkileyeceğini düşünür müydünüz? Bunun için kuşkusuz kral olmanıza da gerek yok. Tebaadan bir birey olup da bu soruya cevap vermeniz, bugünleri görebilmenizinmaalesef mümkünü yoktu. İnsanlık teknoloji ve bilim konularında son yüzyılda aldığı ivmeyi hayatının geri kalanında almamıştır. Ancak insanlığın yönetim birimlerine baktığımızda neredeyse yüzyıldır bir ilerleme kaydedemediği, aksine gerileyen topluluklar oluştuğu ve oluşmakta olduğu aşikar. Bundan 50 yıl sonra insan zekasının, konsensüs kurarak ne şekilde yönetileceğini bilememekle birlikte, yanlış giden yönlerimizi değiştirmek ve bunun için çabalamaksa hepimizin elinde. Göçebe toplumdan, beyliklere, beyliklerden imparatorluk ve monarşiye, monarşiden demokrasiye.

Peki demokrasiden sonraki nihai adım ne? Bulunduğumuz adalet yoksunu bu sistem ve devirden nefret etmiyor musun? Eşitsizliklerin gırla süre geldiği ve kazananın hep kazanan olmaya devam ettiği bu sistem yerine, bütün dünyanın bir ve aynı olduğu, farklılıkların ezilmeye neden olmadığı bir dünya için daha ne kadar bekleyeceğiz? Unutmamak gerekir ki bugünlerde rahatımızı bozmamak adına aksiyona geçmediğimiz her gün ileride kendi torunlarımızdan çaldığımız bir güne denk. 

KAYNAKÇA:

1 Perry Anderson, Lineages of the Absolutist State (1974)

M. Hardt & A. Negri, İmparatorluk (s.110-128)

32

Yorum Yok

Yorum Yaz