Tanrının Türk’ünden, Türk’ün Tanrısına

Tanrının Türk’ünden, Türk’ün Tanrısına

Günümüzde özellikle hacdan dönenlerden sıkça işittiğimiz: “İslam’ı en güzel bizler yaşıyoruz.” ibaresinin altında yatan gerçek, Türklerin İslam dinini millileştirmesi kavramına bizlere götürüyor. Bu tutum sadece İslam devrinde değil, Türklerin benimsediği her dinde mevcut durumdadır. Benimsenen dinlerde en başta görülen hadise (Budizm de dahil) Tanrının en üst konumda olduğu ve hiçbir canlı suretine bürünmediği, her şeyin yaratıcısı olduğudur. Özellikle Wilhelm Von Rubruk’un seyahatnamesindeki Budist bir Uygurlu ile görüşmesinden bu net bir şekilde çıkıyor. Ayrıca, gök ve Tanrı kelimelerinin sesteş olması sebebi ile bazı Türkologlar tarafından her ne kadar farklı anlamlandırılsa da(yazıtın tam incelenmesi ve başka metinlerle beraber ele alınması durumunda Bilge Kağan’ın ilah makamında değil, ilahtan teslim alınan makamda olduğu anlaşılıyor) Orhun Yazıtlarında da Tanrının birliğini görmek mümkündür.
Türklerin dönüşüm içinde olan bir millet olduklarına tarih tanıklık ediyor. Fakat bu dönüşüm her zaman köklü bir değişikliğe uğramamıştır. Bunu dini konulara, eskiden süregelen sözlü geleneğin yansımasını örnek verebiliriz. Var olan Türk’ün Tanrısı kavramı İslamiyet ile birlikte Tanrının Türk’ü kavramına dönüşmesi yine millilik şuurun, dine işlenmesinin bir getirisidir. Tanrıyı yakın bulma, onu içten benimseme gibi sebepler doğrultusunda Türklerin Tanrının yüce bir ırkı olduğu görüşü ilk Türk-İslam metinlerinde gözümüze çarpıyor ve ayrıca bu metinlerde dini terminolojilerin Türkçeye çevrilmesi ve Türkçenin arı bir dil olarak kullanılması yine dinde öne gelen milli çerçevenin dilde de devam ettiğini net bir şekilde gösteriyor. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügati’t Türk eserinde kullandığı dil, Türkçenin arı kalmasının savunulduğu ve milli duygunun baskın olduğu görüldüğü gibi, bu eserde, “Cenab-ı Hak onlara isim vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları arzın en yüce ve havadan yerine yerleştirmiştir. Onlara kendi ordum demiştir. Bunun yanında onlara, güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hüner, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, haysiyet ve cesaret gibi her biri sayısız methi mazu gösterecek erdemlerini zikretmeye gerek yoktur” demiştir, burada da Türklerin Tanrının gözünde üstün oldukları açıkça görülüyor ki bu da süregelen milli sözlü geleneğin sahipçi tavrının sonucudur. Bunun bir örneği de Rabguzi tarafından hazırlanan Kıssasü’l- Enbiya adlı eserin Nuh peygamberi anlattığı kısımda geçer. Kıssada Nuh’un edep yerinin görünmesi sonucu Ham’ın gülmesi ve Yafes’in Nuh’un edep yerini örtmesi sonucu Yafes’i Türkistan’a gönderdi ve Yafes’in bu tavrı nedeni ile de Türkler aziz ve mükerrem oldu. Aynı eserin Musa kıssasında da örneği mevcuttur.
Sonuç olarak Türkler samimi olarak inandıkları dinlerde, Tanrıyı her zaman benimsemiş ve yakınlık duymuşlardır. Aynı zamanda Tanrının gözünde de kendilerini üstün bir ırk olarak tanımlamışlardır.(Karahanlılar dönemi itibari ile başlayan Müslüman=Türk nedeni ile Müslüman olmayan Türkü soydaş olarak kabul etmemiş ve düşman görmüşlerdir.) Ayrıca tarih bize gösteriyor ki bu tanımlamalarında da haklı çıkmışlar da çünkü Türkler dinlerin tavır insanları olmuşlar, kendilerini Allah’ın askeri olarak görmüşlerdir. Bu durum metinlerde her vesile ile karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki Dinin mülayim yüzü olan tasavvuftaki ermişlik, erenlik makamını dahi Türklerde alp-erenlik “savaşçı dervişlik” olarak yorumlanabilmiştir.

1

Yorum Yok

Yorum Yaz