Söylesenize!

Söylesenize!

Melek kalplerini sığdıramadık bu dünyaya.
Kabul edelim, biz de sorumlusuyuz bunca vahşetin.
Duymuyor kulaklarımız, en son kimin çığlığına vicdanımız el attı?
Durun tahmin edeyim. O çığlığın sonu ölümdü ve biz ölüm biçimini yadırgadığımızla kaldık.
Farkında değil gözlerimiz, belki el açıp bizden para bekleyen ve mendil satmaya çalışan çocuklar her gün binlerce fiziksel şiddete, gözle tacize uğruyor; halkın körlüğünü fırsat bilip cesaret alan canilerin nefsini harekete geçirmesi yüzünden o çocuklar bedenlerinin içindeki çocuk ruhu büyütüyor. Yüz binlerce fidanın daha büyümeden kuruyup gitmesine izin veriyoruz.
Bu içimizden birilerinin hikayesi. Ölüm olmadan duymuyoruz.

Dokunamıyoruz acılarına ve ölüme merhem olamayız. Hangi gözyaşını yere düşmeden tuttuk ve o minicik kalbi şefkatimizle kucakladık?

Görmüyoruz, ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor ve çıkan her duman gözlerimize buğu düşürüyor. Kıvılcımları söndürecek su bulmak yerine bize hoş gelen körlüğümüze razı gelerek geleceğimiz dediğimiz o ormana düşen ateşe rüzgar olup yanmasına izin veriyoruz. Sonra da o toprağa ağaç dikmeye korkuyoruz. Masumiyetin katledilişine sessiz kalıyoruz.

Kabul edelim. Ölüm biçimini yadırgıyoruz. Ama buna engel olacak bir adım bile atamayacak kadar aciziz. Öyle kaybolmuşuz ki kendi acılarımızda, böyle olaylar olduğunda sosyal medyada birkaç şey paylaşıp “kendi derdimden utandım” yazarak ya da birkaç yas ve nefret söyleminde bulunarak vicdanımızı böyle rahatlatmaya çalışıyoruz. Vicdan böyle rahatlamaz arkadaşlar.

Afrika’da açlıktan susuzluktan ölen ve son diledikleri şey bir yudum su olan; savaşlarda hayatını kaybetmeden önce duyduğu son ses annesinin feryadı ve büyük bir patlama sesi olan hangi çocuk gündemimizi meşgul etti?
Ne el ile ne dil ile ne de kalp ile tam değiliz insan olmaya, sadece ölüm biçimini yadırgaladıkça.
Evet yaptığımız tek şey bu. Kabul edelim.

Görmek istemeyen gözlere, duymak istemeyen kulaklara ve acılara dokunamayan buz tutmuş kalplere sahip olmaya devam ettiğimiz sürece vicdan rahatlığından söz edebilir miyiz?

Şimdi bu anlattıkların kader diyenler de olacaktır aranızda.
Savaşa da sustuk açlığa da. Hiç olmamışlar gibi yaşamaya devam edecek kadar sağırız.
İyi insanlar kötülüklerle sınanır. Peki biz bu hikayenin neresindeyiz? Sınıyor muyuz sınanıyor muyuz yoksa kendi hayat penceremizden sadece olanı biteni mi izliyoruz?
Leyla, Eylül, Irmak ve daha nicelerinin kaderi de kısa süreli, birkaç yeni olayla manipüle olan yetersiz çabalarımıza kurban gitti. Şimdi oturup bir de buna yakalım.

Not : Öyleleri de var ki aramızda olay büyümesin diye bizzat ailesi tarafından susturulan, yaşadığı dehşeti etrafında bulunan insanlara söylemeye utandığı için içine kapanan ve daha fazla dayanamayıp canına kıyan, annesini korumak için; geçmişi vukuatlarla dolu babasının ölümüne sebep olan (çünkü annesinin ölmesine izin verseydi kardeşi ve kendisine bakan olmayacaktı, çünkü hayatta kalan babası olsaydı o ev kardeşi ve kendisine zindan olacaktı), savaşın katlettiği ülkesinde kendisini çeken kameramanın fotoğraf makinesini silah sanınca ellerini havaya kaldırırken ağlayan, “gülümse fotoğrafını çekeceğim” diyen muhabire gülümserken kalbinde yaşadığı o yoğun acıyı göz çukurlarına doldurup aklındaki korkuları fotoğrafa yansıtan, kafasına bomba düşmesinden korktuğu kardeşini korumak için üstüne kapanarak onu ölümden korumaya çalışan ah o çocuklar … Biraz bakılsa biraz görmek istenilse yardıma ihtiyacı olan minik bedenlerle dolu etrafımız.
Sustu çünkü utandı söylemeye. Utandıran ne?
Susturuldu çünkü laf söz olurdu. Lafı sözü söyleyen kim ve önemli miydi o çocuktan?
Annesine bir şey olmaması için daha sağlam önlemler alınsaydı sebep olur muydu babasının ölümüne?
Susuyoruz ve susmaya devam ediyoruz. Söylesenize… Farkımız var mı susmasına sebep olan nedenlerden, susturulmasına sebep olan laf sözden ve geç gelen adaletten.
Sahi söylesenize. Biz bu hikayenin neresindeyiz?

1

Yorum Yok

Yorum Yaz