ŞATOLAR VE KALELER ÜLKESİNDE İLK DURAĞIMIZ: PELEŞ KALESİ(ROMANYA)

ŞATOLAR VE KALELER ÜLKESİNDE İLK DURAĞIMIZ: PELEŞ KALESİ(ROMANYA)

Dağınık yazıyorum ve heyecanlı… İçimde sanki binlerce yıl öncesinden kalma gibi öylesine dikili duran anıların anıtları var ki. O müzenin tozlu raflarından birinde saklı kalan bir kaleye gidiyoruz bugün.

Güneş kundağa sarılı bir bebek gibi yüzünü sisler perdesinden gösterirken çıktık yola. Bulutlar öylesine sarmıştı yine güneşin etrafını. Dağların sarıp sarmaladığı, kar bulutlarının dalga dalga rahvan atlar gibi dolandığı, telaşlı bulutların koşuşturmalarına bizi de kattığı bir günde trenle ayrılıyoruz Braşov’dan. -Burada kısaca şunu belirtmek istiyorum. Romanya’da öğrenci olmanın kolaylıkları arasında ulaşım başta geliyor diyebilirim. Çünkü öğrencilere tren bedavaydı. Pasaportumuzu ve okuldan verilen öğrenci kartımızı gösterdiğimizde bilete para ödemeden sahip olabiliyorduk. –

Brasov Nord

Gün doğarken yeni bir ilki de beraberinde getirmişti benim için. Hayatım boyunca trenle yolculuk etmemiştim ve bu deneyimi yine ilk defa burada yaşayacaktım. Zaten ilk yazımda da belirttiğim gibi Erasmus ilkleri de beraberinde taşıyordu, her an tecrübelere bir yenileri kendiliğinden ekleniyordu. Belli belirsiz, habersizce olabiliyordu bazen.

Trende istediğimiz yerlere oturabilmiştik. Ardından doyumsuz manzaraların başladığı, trenin raylar üzerindeki tıkırtısının, dağlar arasında yankılanan siren sesinin eşliğinde bir beşikte sallanır gibi gidiyorduk. Zaman zaman karlı, dumanı başında dağların arasına karışıyorduk. Tren yolu karlı dağlara döşeli zincirdi sanki. Karlar ise, Karpat Dağları’nın barındırdığı onlarca çeşit ağacın donuk, ıssız ve çıplak hallerini örtmek için onları giydirmiş gibiydi. Yeşil dikenli uçların sarkmış kollarından uzayan karlar bizi de karanlık soğuğun içinde sırtımıza dokunan bir el edasıyla derinlerine çekiyordu.

Az sonra dağların yamacında kurulan rengârenk evler, kendi köşesine çekilmiş yalnızlıklar timsali gibi ihtişamlı bekleyişini koruyordu. Bacasından tüten dumanlar yanan şöminesinin odun çıtırtılarını da hissettiriyordu. Bu evler koca bir ormanın, ağaçların dile gelişi gibiydi, ıssızlığı ihtişama dönüştüren bir el gizliydi.

Bir saate yakın süren yolculuk bize kısa bir Transilvanya turu yaptırmış gibiydi. Trenden indiğimizde garın etrafında duran rayların üzerindeki araba ve eski bir lokomotif dikkatimi çekmişti. Bize rehberlik eden Romen arkadaşlarımın dediğine göre kraliyet ailesine aitmiş ve öncesinde istasyon da onlar için kullanımdaymış. Şimdi müze tarzında halka açık halde sergilenmektedir. 1913 yılında kraliyet ailesi için açılan bu istasyon daha sonrasında halkın kullanımına da açılarak hizmet vermeye başlamıştır. İlgi ekici bir yönüyle hatırlarda kalıyor.

Sinaia Nord

Ardından istasyonun karşısındaki merdivenlerden çıkarak yürüyüş yollarında ağaçların arasında trekking yapanlara eşlik edercesine yürümeye başlıyoruz. En nihayetinde şehir merkezine iniyoruz. Oldukça elit bir yapısının olduğunu belirtebilirim Sinaia’nın. Diğer şehirlerindeki Orta çağ havası burada kendini modernliğe teslim etmiş gibiydi. Çok sayıda oteller bulunmakta olup kış turizmi için oldukça tercih edilen bir yerdi.

Şehrin içinden geçerek tekrar yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Örülmüş gibi duran taş duvarlı evlerin arasından sisli dağlara vuran güneş ışıklarını seyre dalarak ilerliyoruz. Yanında köpeği ile yürüyüşe, koşuya çıkanlar, bisikleti ile dolaşanlar, elinde kitabı ile çimlere uzanıp bu güzel havanın tadını çıkaranlar… Ya da şehir içinde ulaşımı sağlayan tur otobüslerine binenler. Yanlış hatırlamıyorsam çok pahalı da değildi. Yaklaşık 5-10 lei aralığında ulaşımı sağlıyor.

SİNAİA MANASTIRI

Peleş Kalesi’ne giderken yol üstünde 12 havariye ithaf edilerek yapılmış olduğunu öğrendiğimiz bir tane kilise bulunuyor. Burası 12 tane rahibin kalacağı şekilde dizayn edilerek oluşturulmuş.
Hikayesi ise Prens Mihail Cantacuzino Mısır’a gittiği dönemlerde Sina Dağındaki
Azize Katerina Manastırı’nı ziyaret edip oldukça etkilenmesiyle başlamış. Ülkesine geldiğinde ise Braşov ve Bükreş arasında önemli ibadet merkezlerinden biri olması amacıyla bu manastırı yaptırmıştır. Böylece Sinaia Manastırı şehrin adını da vermiş olur.

Sinaia Manastırı/ Büyük Kilise

Manastırı geçtikten sonra çeşitli dönemlerde kullanılmış devlet yöneticilerinin kaldığı binalar ve Sinaia Casino’yu görüyoruz. Yapıların mimari olarak modern dönemi yansıtması diğer kentlerindeki Orta Çağ’dan esintiler sunan yapılarından farklı bir yönü. Sanırım burada 1940’lı yıllarda devlet yönetimini ele geçiren rejimin payı olsa gerek.

Sinaia Casino

Yolumuza devam ederken çoğu otel tarzında konaklama yapılabilen evler bulunmakta olup restoran olarak kullanılanları da görüyoruz. Bu yapılar, ahşabın ve betonun taş işçiliğiyle harmanlanmasıyla birlikte özenle ve güzellikle tesis edilmiş olup bizi adım adım kendine çeken Peleş Kalesine yaklaştırıyor.

PELEŞ KALESİ

Şatolar ve kaleler ülkesi Romanya’nın “Karpatların İncisi” lakaplı kalesi…. Anlatılan bir rivayete göre tek bir kelime dahi Romence bilmeyen Kral I. Carol’un kalesi… Kral tahtta oturduğu yıllarda(1839-1971) bu bölgeyi çok sevdiği için satın alıp yazlık ve av köşkü olarak kullanacak olduğu, 1875’lerden bize seslenen kale… İnce işçiliği, dış mimarisinden iç dizaynına kadar bir şiir gibi ilmek ilmek işlenen kale… Yapımında onlarca ustanın, çeşitli ülkelerden mimarların katıldığı, binlerce işçinin çalıştırıldığı kale… Daha çekiç seslerinin yankıları Karpat Dağlarını çınlatırken Kralın son halini göremeden vefat ettiği kale… Bu haliyle akıllara Fransız şair Malharbe’nin: “Kabahat, bir şiirin yazılacağı zamana kadar yaşayamayan Belediye Başkanı’ndadır!” sözü geliyor. Teşbihte hata etmeyeyim, sanat sanki ortak bir kader çizgisinde içine almış Verdun Belediye Başkanı ile Kral I.Carol’u.

PELEŞ KALESİ

 “Karpatların İncisi” ağaçların arasından göğe uzanan kulelerini bize gösteriyor. Baharı bekleyen bitkiler, kurumuş dallar öylesine güzel bir renk cümbüşüne sarmış vaziyette. Yaklaştıkça kalenin muhteşem mimarisi kendini daha da çok belli ediyor. Ardından kalenin avlusuna geldiğimizde kalabalığa karışıyoruz. Yılın hemen her döneminde turistleri ağırlayan kalenin yılda yaklaşık yarım milyon ziyaretçisi olduğunu açıklıyor arkadaşlarımız. Gerçekten de Uzak Doğudan, Hint coğrafyasından ve Avrupa’nın birçok kentinden insanlar buraya akın etmiş desem herhalde yanlış olmayacaktır. Kalenin avlusunda yer alan havuzun içinde küf tutmuş onlarca dilek var. Kimisi parlıyor kimisi ise yerine gelmemiş dilekleri temsil edercesine paslı yüzünü insanlardan saklıyor. Bir dilek havuzu…

Dİlek Havuzu

Ardından kralın heykelinin olduğu alana iniyoruz. Burada kral I. Carol’un heykelini ve mermerden yapılmış diğer heykellerini görülüyor. Raffaello Romanelli’nin sanatını aktardığı bu eserleri görüp çok geçmeden bilet alma kuyruğuna dâhil oluyoruz. Yine öğrenci olmak burada da işimizi kolaylaştırıyor. 20 lei gibi bir ücreti olmasına rağmen öğrencilerden 15 lei alınıyor. Bu kaleyi gezmek için gayet uygun bir fiyat doğrusu ve fotoğraf çekmek için ek olarak 20 lei ödemelisiniz.- Çünkü fotoğraf çekmek yasak ve elinizde dekont görmedikleri takdirde sıkıntı yaşayabilirsiniz.-

Giydiğimiz galoşlarla çıkıyoruz kırmızı halıların döşeli olduğu merdivenlerden. İlk girdiğiniz andan itibaren en az dış mimarisi kadar iç dizaynının da büyük bir ihtişama sahip olduğunu görüyoruz. Kral Carol’un niçin iç dizay tasarımının yönetimini eşi Kraliçe Elisabeta’ya  bıraktığı belli oluyor? Kral da olsanız kadınların zevki karşısında  söz söyleyemiyorsunuz demek ki. Burada kendi planınız dâhilinde gezemiyorsunuz, her 20-25 kişilik gruba bir rehber tahsis ediyorlar ve rehberin anlatımında geziyorsunuz.

İlk dikkatimi çeken şövalye kıyafetleri oluyor. Rehberin anlatımına göre epeyce ağır olan bu koruyucu kıyafetler aynı zamanda at için de yapılmış. Duvarlarda onlarca tablo ve çoğu savaşlardan ganimet olarak toplanmış olan kılıçlar, miferler, kalkanlar ve eski paraların, vazoların olduğu dolaplar…

Gerek savaş malzemeleri gerekse sanatsal anlamda barındırdığı eşyalarla değerine değer katmış bir kale.

Denildiğine göre 2000 adet tablo da kilimler ve kristal aynalar kadar ihtişamıyla duvarlarda yer edinmiş vaziyette. Anlatıldığına göre 165 odanın, 30 tane banyo/tuvaletin olduğu bu kalede; kristal aynalardan altın kaplamalı duvarlara, vazolardan işlenen halılara, kilimlere kadar birçok medeniyetten izler mümkün. Rehberimiz halıların İran, Irak ve Özbekistan’dan temin edildiğini, vazoların ise Hindistan, Çin ve Japonya’dan geldiğini söylüyor. Beni en çok etkileyen kaledeki Osmanlı köşesi oluyor. Giden elçilerimizin ağırlandığı içinde kilimlerimizin, halılarımızın ortama bambaşka bir hava kattığı oda bugün dahi oldukça biz dolu, nargilesinden yer minderlerimize kadar. Gelip görmüş olmanın sunduğu tarif edilemez mutluluk.

Yaklaşık 2000 adet kitabı bulunduğu ifade edilen kralın kütüphanesine geldiğimizde odada gizli bir geçitin olduğunu öğreniyoruz. Bunun gibi birçok odada daha geçit bulunuyormuş, işgal olursa bu geçitler sayesinde kral kendini güvence altına alabilmekteymiş.

Her odanın kendince ayrı bir güzelliği bulunuyor. Yerlere kırmızı halıların serili olduğu salonlardan geçerek odalara giriyoruz. Girdiğimiz odanın biri kral hayattayken sadece bir defa kullanılmış. Yerdeki halının motifleriyle duvardaki süslemeler birbirini yansıtır vaziyette düşünülmüş olmasıyla dikkat çekiyordu. Kırmızı yatak, yemek takımları, odadaki sütunların işlemesi ve bunların sadece bir defaya mahsus olarak kralın misafiri için kullanılması.

Turumuz burada sonlanıyor, rehberimiz teşekkür ederek yanımızdan ayrılıyor. Dışarı çıkıp kalenin diğer kısımlarını da görüp inceliyoruz.

PELİŞÖR KALESİ

Diğer bir durağımız Peleş Kalesine yakın bir konumda yer alan Pelişör Kalesi oluyor. Bu kale bir düğün hediyesi olarak yaptırılmış. Kral ve kraliçenin sadece kız çocukları varmış. O da yakalandığı hastalık sonucunda vefat etmiş. Kral da bunun üzerine veliahdı olmadığı için yeğeni Ferdinand’ı vasiyetine alıp bir düğün hediyesi bu kaleyi ziyarette bulunuyoruz. Giriş ücreti 5 lei olup burada da fotoğraf çekmek yasak.  Daha küçük olmasına rağmen Peleş Kalesinde olduğu gibi altın kaplama duvarların olduğu odalar mevcut olup çocuk odalarından misafir odalarına kadar modernliğin her yüzünü Peleş’te olduğu gibi gösteriyor. İlk gördüğümüz anda Peleş Kalesi’nin minyatür hali gözümüzde canlandıran Pelişör Kalesi de yanından akan suyun şırıltısıyla ağaçların arasında yer alan bir masal köşkü gibi.

Bir gün daha güzel bir yaşantı ile tarihe düşülmüş birkaç satır notla ve en son üstümüze gölge olan bulutların yüzümüze serptiği karlarıyla kendini böylece tamamlıyor. Orada da yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz varmış. Yol azığımıza birkaç an daha ekleyip gider olduk Sinia’dan Braşov’a…

Yorum Yok

Yorum Yaz