Öyle Bir Ân Ki

Öyle Bir Ân Ki


Öyle bir ân gelir, açılıverir kapananlar. 

Öyle biran geliverir; hayatını kapan ânlar.

Ân…

Yıl bitmeden, ay bitmeden, mevsim sonbahara dönmeden, gün geceye teslim olmadan; sözümüzü geçiremediğimiz dakikalarda, zamanın o küçücük imkânında oturup nefes almak, düşünmek ve zamanın aralık bıraktığı kapıyı örtmemek gibi.

Hesaplamadan, beklenmedik zamanda gelen bir ansızı… Koparılan bir papatyanın yapraklarında aranan ‘seviyor sevmiyor’ kadar da masumcadır. Bazen arabadan inerken gelen tanıdık melodiler ve uzayan yollar. Caddelerin geceye hazırlanışı, fonda hep aynı sızı…

Ân, kaçarak kendinden, ağaçlara yasladığın kederin açtığı çiçeklerdendir.  Ya da dolunay olmuş gecelerde yarı uyanık bir hal, paslı demire vurulan çekiç darbelerinin tizliği ile de pervasızcadır. Ân, damlayan bir musluk, gecenin kör vaktinde açılan kapının gıcırtısı; akıldakilerin uyanışı, gönüldekilerin utanışıdır.

Ân, uzun bir yolculukta ansızın cama çarpan bir sinek kadar, kozasında yaşayacağı tek günü bekleyen kelebeğin ölümüne şahit edecek kadar da yürek burkandır bazen.

Ân, zamanın kısa süreli bir göz kırpışı, sunulan bir imkanın kalanına yüklediği en değerli anlam. Gizini saklayabildiği kadar deliğinde büyüyen ve çıkamayan yalnızlık; insanın kendisiyle konuşması, karşılıksız karşılıkların artmasıdır.

Kimi zamanlarda da ân, bulutlu bir gökyüzünde güneşin ışıklarını zar zor gösterebildiği bir aydınlık tepe, bir bağ ya da bahçedir. Sadece oraya açmış gibi güneşin kısa süreli elvedasını görebilme halidir. Sonra çiseleyen yağmur: “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince.” Ardından başlar mavi göğün bir nevi hüznü, ağlamaklı titrek sesidir belki de gürleyen gök gürültüsü. İşte ân biraz çatık kaşlıdır, biraz samimi, biraz duygusal, biraz da şüphecidir. 

Ân, bazen bir itiraftır, bazen bir dost, güven veren bir ses, bazen de bizi ortada bırakan bir tuzaktır. Güldüğümüzde kahkahaların çok olduğu ama ağlayınca yapayalnız kaldığımızı da hatırlatandır. Bizi bizle baş başa bırakan, kendimizden koparken bizi bize bağlayandır. 

Peki ya hiç yaşanamayanlar? Yaşayamadığımız çoğu ânı zaman silmiş midir sizce? Sahi ân neydi ki? “Zamanın bölünemeyecek kadar küçük parçası”nda bir seçim hakkı mı? Zamanın gölgesinde kalmış baştan çıkarıcı bir kuşku mu, gerçek yaşamın bir parçası sayamadığımız düşünce bulutu mu? Peki ya, adeta bir yabancı duyu gibi korkuyla yaklaşılan ama hayallerde kocaman bir güneş gibi iyileşme umudu uyandıran düşünceler de ânı yaşamaya dahil mi? Sorular sıkıcı…

Gülmek lazım henüz vakit varken; ağlamak lazım bize ağladıklarını görmeden, gezmek lazım dönüşü olmayacak gibi; sevmek lazım hayat iki kişilikmiş gibi; koklamak lazım iğdeleri, gülleri; baharda yaprağını ilk açan erik dallarını, güneşi, göğü seyretmek lazım, yarınlar olmayacakmış gibi. Vakit varken anlatmak lazım sonrası yokmuş gibi. Ânı yaşamak lazım her şeye rağmen ve henüz vakit varken. Hem de aklımızda tasarladığımız nereye yağacağı belli olmayan rüzgara kapılmış düşünce bulutlarından, ‘mekansız uçan kuşlardan’ bağımsızca. Yarının ince hesapları bugünü görmemizi engellemesin. Şu an gelecek denilen zamanın içindeyiz. Zamanın bize sunduğu fırsatı şu an nasıl değerlendirdik? Geçmişi gelecekte görebilmek aslında şimdiki zamanın da geleceğin bir parçacı olduğunu görebilmektir.

Zaman bir arpa boyu yoldur gittikçe uzayan,

Sayıklar durur içine atamadığını her ân.

Ayıklayabilir mi sayamadığı sahipsiz dakikaları?

Şimdi bildiği ömründen sağ çıkamadığı anları.

17

Yorum Yok

Yorum Yaz