NEDEN-SİZCE?

NEDEN-SİZCE?

İnsan bazı durumlarda mutluluğunu, hoşnutluğunu bir başına artıramaz. Bir şeyler arar etraftan. Bu bazen bir dokunuştur, bazen bir gülüş, bazen de hiçbir şey söylemeden çok şey ifade eden bir bakıştır. Bunlar çoğu zaman bizi karanlığa sarmış düşüncelerin ininden çekip çıkarmaya yeter derecededir. Lakin bazen öyle anlar olur ki kar edemez derecede sizi kendi şehvetine bürüyüveren düşünceler de içinizi kaplar.

Bazen kendi kendini hazza sürükleyen, doğuran kör düşünceler ince ve şeffaf bir telle örmeye başlar etrafınızı. Doğacak bir kelebeğin kozası gibi… Ama bu düşüncelerin gözünü açmak da sizin elinizdedir. Vaktine esir olduğunuz çıkma zamanına, kendinizi kendi içinize doğru hapseden bir aleme sürüklenir durursunuz. Bir gün bile olsa dünyaya kanat çırpacağınız anı gözetip kollarsınız. İçinde hapsolduğunu sandığınız bu düşünceler kozası sizi yeni bir dönüşüme evireceği gibi, yeni doğan ipeksi fikirler çok değerli bir mahsulü de beraberinde getirecektir. Bir inziva halinin tesirini görürüz kozada; sabrın selametiyle kurtuluşun kendi içinde olduğunu gösteren bir anahtar olduğunu fark ederiz.

Ama bazen bu düşüncelerin kozasından çıkamayacağını sanan insanda bir korku başlar, korku ile kollarını birleştiren bu şüphe denizinde debelenir durur. Debelendikçe korkusu artar, tehlikeyi işaret eden bir ikaz çığlığı kopar. Bu çığlık duyulmaz, kendi içinde deprenen bir çöküntüyle devam eder, her bir uzvun ömründen alır gider.
Teni karıncalandıran, ufak tesirlerle küçük birer öpücük kondurur gibi bedeni ürperten bir dokunuşla huzursuzluk başlar. Bu huzursuzluğu, hoşnutsuzluğu her an üzerinde taşıyan beden, her şeyden şikayet eder durur, onca güzelliği görmeden. Kendi kendince olmayan düşüncelerinin çaresizliğinde kırar geçer umut temellerini.

Bildiklerini, yapabileceklerini hayata geçiremez, öte yandan gözü başkalarının yaptığındadır. Hep daha fazlasını ister, kendi kabiliyetleri ona fayda vermez. Çok basit görür, bunlar herkesçe bilinen şeyler olarak kendi içindeki kör düşüncelerinin bağımsızlığını ilan eder. Kendi zihninde adeta özerk bir bölge edinen “olsaydım olurdu, yapsaydım olmazdı!” lar beyninin her bir köşesine çivi ile sabitlenip kalır sanki.

Bir benzetme ile açıklamak gerekirse; düşünceler de bir tahtaya çivi çakmaya benzer. Çiviyi nasıl çaktığınız çok önemlidir. Düz bir şekilde tahtaya geçirilemeyen o çivi eğildiğinde doğrulması için tekrar çaba gerektirir. Hatta ve hatta eskisi kadar düz olmadığı gibi doğrultmak üzere çıkarılan yere de bir daha sağlam yapışmaz. Daha güçlü, açtığı oyuğu daha iyi doldurabilecek bir çivi gerekir. İnsan, basit bir işlemin sürecini uzattığı gibi, kendine verdiği zarar da canını sıkmaktadır. Yeniden başa dönmeyi düşündükçe, geçen kayıp zamana acır durur, hiçbir şeye değmeyecek işler olduğunu geç de olsa anlar. Keşkeler aklını sarar. Yaşadığı olayın tesiri üzerinden kolay kolay kalkmadığı gibi yeni bir girişimi de engelleyici bir vaziyet alır. Yaşadıkları adeta kendini doğuran bir kehanete dönüşerek kendine çizdiği kafesin tellerini daha da güçlendirdiğinin farkına varamaz.

Filizlenmeye başlayan bir umut henüz toprak altında bir tohumken suyu kesilir, hem de en gereken vakitlerde suya kavuşmayı beklerken. Biçare çekirdek ne yapar bir başına çakıllar arasında.?! Havasız, susuz bir başına toprak altında. Dirilmeyi beklerken tohum bir kez daha ölür. Daha doğmadan tereddütlerin yakasını bırakmadığı bir eğri düşünce onu yaşatmaya, büyütmeye engel olur. Karanlık bir şehrin, canlılığı esiri altına alacağı zamanlar gelir çatar. Şefkatin elini uzattığı bağlayıcı ipler kopmaya, sevginin ateşine su serptiği şehrin yangını daha da alevlenmeye başlar.

Ateşin aydınlığının yakıcı etkisi yine karanlık uzaklara iten bir ufka bürür geceyi. Sonra bir bekleyiş başlar insanın içinde.
Bir bekleyiş, düşünüş ve çaresizlik sarar dört yanını,
Anlaşıldı insan kendini bekliyordur,
Peki ya kendine de geç kalırsa!
Bir avuntudur gidiyoruz, aradığımızı bulamadığımız zamanlarda,
Çaresiz kalıyoruz ne istediğimizi bilmediğimiz gece yarılarında.

Hayat… Sürekli gidilen bir yol. Bazen dümdüz, bazen eğri büğrü, bazen yokuş ve bazen iniş. Bazen de virajın sonunda görülmeyen uçurum… insan bir başına, daima yolculuk halindedir; etrafındaki yüzlerce insana, kalabalığa saldırmadan. İnsan selinin içinde akıp giderken kendi iç yolculuğunda el sallar, arkasından su dökenlere aldırmadan…
İçinde tuttuğu göz yaşı seli tersine akar durur. İçten içe alır götürür önüne geleni. Bazen bir sözcük kurtarıcı bir eldir, önünde duran bir çalıdır, tutunacak bir daldır. En yakınlarından uzak durur, açıklayamaz örtülü bıraktığı düşüncelerin korkusuyla… utanır…


Sonra kendi iklimini bozar, dumanı başında sisli puslu bir dağ kesilir, bulutlar telaşa kapılır, rüzgarından nereye koşacağını şaşırır, kalbin ritmi bozulur, kalp kafeste duramaz taşınır. Damarlardaki akıntıya yeni bir parazit karışır. Bir düşünce bedeni baştan aşağı aşırır. Kaygının bulaşıcılığı bir alkol tesiri gibi bedeni dolaşır, haz veren bir alışkanlıkla zihni kör düşüncelere alıştırır.

Peki ne yapacağız? Var olduğumuz müddetçe korku, şüphe, tereddüt içeren düşüncelerin etrafımızı sardığı şeytan üçgeninde devam mı edeceğiz sürekli bir daire çizerek. Bizi boyunduruğu altına alan tereddütler, huzursuz edici gereksiz şüpheler kısacası kendi oluşturduğumuz vesveseler birer ip gibi boynumuza dolanıp sabit bir noktada belli bile etmeden etrafında döndürür durur. Kendi yarattığımız şeytanın vesveselerinde yol almış oluruz habersizce, kimsesizce ve nedensizce!

Özetle; insan sürekli evrime uğrayan bir canlı olarak, sadece fiziki anlamda değil; zihni anlamda da evrimleştiğini düşünürsek; takılmış olduğu yer, onun yeni bir gelişim başlangıcıdır. Onunla mücadele etmeyi öğrendikçe hayatı sabırla ve emin adımlarla kucaklar, yaşadığı hayal kırıklıkları da hayata karşı onun görünmez zırhı, bilinçaltını canlı tutan koruyucu tepkiler olur. Aslında kayıp sanılanlar ne de büyük bir kazançtırlar.

2

4 Yorumlar

  1. Anıl
    9 Mart 2019
    • Tuncay Ayverdi
      10 Mart 2019
  2. Cemal
    11 Mart 2019
    • Tuncay Ayverdi
      11 Mart 2019

Yorum Yaz