Kule ve Surlarında Tarihi Saklayan Şehir: SİBİU-2

Kule ve Surlarında Tarihi Saklayan Şehir: SİBİU-2

Sibiu hakkındaki bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Sibiu gezinize çıkmadan önce yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bilgiler ve Sibiu gezi rehberinin bir kısmı linkte mevcuttur.

Ocna Sibiu’dan geri dönüyor olmak sevindiriciydi. Yaşadığımız bu güzel macera kendini tarihe not düşürmüş, yazarken yeniden canlanmıştı sanki. Bu canlılığa havanın güzelliği, tarlalarda yeşermeye başlamış buğday taneleri eşlik ederken, rüzgarın sedasına kulak veriyordum trenin açık kapısından sarkarak. Yavaş yavaş giden trenimiz dümdüz tarlaların yanından geçtikçe memleketimdeki çiftçileri hayal ettim. Özveriyle tarlalara sabahın ilk ışıklarıyla giden ve ekmeğini topraktan kazanan emektarları… Az ötede bir gölgelikte mola vermiş üç Romen çiftçi, ellerinde şişelerle gülüşüyorlar, kahkahaları buraya kadar geliyor sanki. Ne kadar mutlu insanlar diye düşünmüyor değilim. 

Birçok istasyon kalıyor gerimizde böylece. İstasyon adlarını aklımda tutamasam da insanlar tanıyor, her durakta binenlerin herkesle beraber bize de “Salut!” şeklinde selam vermeleri ile bir tebessüm doğuyor yüzlerimizde. Dillerini bilmesek de anlaşıyoruz bir şekilde. Az zaman sonra köy hayatı yerini şehir hayatına birden bırakıveriyor sanki. 

Trenden inip tekrar Sibiu caddelerinde ilerliyoruz kaldığımız yerden devam ederek. 

Weaver’s Tower- Dokumacı Kulesi

Sabah görüp ertelediğimiz surlara doğru ilerliyoruz, kulelerini uzaktan takip ederek. Sibiu’nun birçok kulesi de var, belirli koruma noktalarında bulunan surların üstünde. Birer gözetleme kulesi olarak bekçilik yapmışlar yıllar öncesinde. Hatta kendi tarihimizden de izler sunuyormuş her biri. Sayıları 39 tane olan bu kuleler birçok defa şehri korumada etkin bir rol oynamış. Biz üç tanesini görebildik. Hatta bu kuleler Osmanlı’ya karşı birçok kez galibiyet kazanmalarına vesile olmuş. Her ne kadar kazanmış olsalar da tarihin tekerrür ettiğini gösteren birer belge gibiler. Yüzyıllar önce Çin’e set çizdiren bizler, dünyanın birçok yerinde de böylesi surlara adımızı karıştırmışız.

Bu kulelerin gölgesinde soluklanırken bu mart öğlesinde, güçlendirilmiş yapıdaki surlar Braşov’da gördüğümüz surları hatırlattı. Orada da şehri Osmanlı’ya karşı korumak için güçlendirilen surlar vardı. Ama buradakiler bizzat tanıklık da etmişti. Atalarımızın nal sesleri üç defa duyulmuş burada. Ama surlar engel olmuş her defasında. Üç kuleler diye anılıyormuş bu görebildiğimiz kulelerin  -Weaver’s, Potter’s ve Carpenter’s Tower- her biri. Weaver’s Tower yani dokumacı kulesi diğer sur ve kulelerden ayrı bir noktada yer alıyor. Onu diğer kulelerin yanına giderken ağaçlar arasında bir bahçede görüyoruz.

Potter’s Tower- Çömlekçi Kulesi

Sonraki kule ise Potter’s Tower, yani “Çömlekçi Kulesi”oluyor.  Yapımları 14. yüzyıla kadar giden surlara dokunmak sanki tarihe dokunmak, yapan ustaların ellerinden tarihe açılmak gibiydi. Silahların konulduğu birer depo işlevi de gören bu kule ve surların bulunduğu cadde üzerinde iletiliyoruz.

Carpenter’s Tower- Marangozcular Kulesi

Potters’ Tower ile aynı surdan şehri gören diğer kuleyi görüyoruz şimdi de. Carpenters’ Tower olan bu kule, Marangoz Kulesi anlamına geliyor. Old Town’ın turistik yerleri arasında dikkat çeken bu kuleler; bizdeki Ahi Teşkilatı’nı hatırlattı bana. Çünkü her biri belirli bir meslek dalının adını almış. Bu sayede aynı meslek dalındaki kişilerce bakım ve onarım işleri yapılırmış. Burada da pabucu dama atılanlar oldu mu bilmem ama, yıllardır birçok yangın, savaş gibi olaylar yaşanmasına rağmen ayakta olmaları, yüzyılların sesini üzerlerinde taşımaları mesleklerin ne kadar özenle baktığını göstermeye sanırım yetiyor. 


-NATIONAL HISTORY MUSEUM-

Aynı cadde üzerinde yürürken bir müze görüyoruz. Önünde dinazor türlerinin olduğu bahçe var. National History Museum adındaki müze 1895 yılında yapılmış bir binada yer alıyor. Dışında gördüğümüz hayvan heykelleri ve çeşitli bitkiler aslında müzenin kategorileri hakkında bilgi veriyor diyebilirim. Zooloji(hayvan bilimi), botanik(bitki bilimi), paleontoloji(fosil bilimi), jeoloji(yer bilimi) hakkında bilgiler sunuyor. Her ne kadar içine girmesek de müze dışından görüldüğü haliyle bile yetebiliyor. 

Buradan sonraki durağımız şehirde rahatça kaybolduğumuz, sanat eseri gibi mimarisini, şehrin dokusunu, sesini duyduğumuz ara sokaklarından geçerek tekrar Piata Mare oluyor. Sabahki sessizlik yerini güvercinlere yem atan, kaykayı ile pateni ile dolaşan, kedi veya köpeği ile güneşin tadını çıkaran, çocuklarını alıp dolaşanlara bırakmış vasiyetteydi. Büyük bir meydan olan Piata Mare etrafında birçok müze, kilise ve kule bulunduruyor. 

-THE TOWER OF COUNSİL-

Sabah kapalı olduğu için girememiştik ama nasip şimdiyeymiş diyerek The Tower Of The Counsil adındaki kuleye yöneliyoruz. Şehri kuşbakışı görebileceğiniz bu kule 7 katlı ve her katında sergiler mevcut. Şehir meydanı ile Liars Bridge ve arasında bir kapı görevi üstleniyor. 13. Yüzyıldan bu yana ayakta duran bu kuleden şehri gözlemlememek kalıyor geriye.

-ROMAN CATHOLİC CATHEDRAL-

Meydandaki diğer durağımız Osmanlı dönemini de içine alan bir Ortodoks kilisesi oluyor. Girişi ücretsiz olan kilisenin sade bir dokusu var. Kuleden gördüğümüz dış cephesininin sadeliği içine yansımış gibi. Telefonlarımızı şarj ederken içinde gezinip dua edenleri gözlemliyoruz.  Kapıda aldıkları mumlarla dilek tutup yakanlar ve sıralarda oturup yakarışta bulunanlar… bizde mum yakmak türbelerde görülmüş ve hurafe olarak anılmış olsa da onların dininde bir ritüel olduğunu görmüş oldum. Daha önce Sinaia’da Peleş Kalesi önündeki havuza atılan paralarda görüşmüştüm bir diğer adetlerini. Orada da küf tutan dilekler güneşle parlamaya çalışıyor gibiydiler. Hurafe olarak andığımız kimi ritüellerin benzer olması şaşırtıcı. 

-NATIOANAL ART GALERY-

Meydandaki son durağımız sanat galerisi oluyor. Burası Romanya- Avrupa sanat müzesi olarak da anılıyor. İçinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için sadece giriş kartım kalıyor geriye. Olsun o bile tek başına yetiyor yazdığım hatıra defterimin arasında bir ayraç olarak. Gerçekten adındaki uluslararası imgesini taşıyan bir müze. Avrupa’dan Asya’ya kadar birçok medeniyetin izini görmek mümkün. Burada hem farklı medeniyetleri hem de o medeniyetin devamı olan kişileri de bir araya topluyor. Asya’dan, Avrupa’dan, Hint coğrafyasından birçok insan bulunuyor. Biz de bizden olan eserleri temsil eder gibi orada bulunur olduk. Doğu Anadolu bölgemizin kilim ve halılarında saklı kalan güzellikleri yüzyıllar sonra hissettik yeniden. Namı dünyaya duyrulmuş kilimlerimiz ülkemizden kilometrelerce uzakta dalgalanan bir bayrak oluyor sanki. Bu kilimler Nadeş ve Ghinda Kiliseleri için yaptırılmış özel kilimler. Bir süre kiliselerde kullanılıp buraya taşınmışlar. 

Ayrıca Uzak Doğu coğrafyasından Japonya’dan vazolar, Budizm’e Buda’ya dair heykeller, gündelik hayatta kullanılan kaplar… Adeta fotoğraf makinesiyle çekilmiş izlenimi veren tablolar, önemli şahısların portreleri, tüfekler, masalar, piyanolar… 

Bu tablolar arasında çok sayıda çok sayıda çıplak kadın resmedilmiş. Bunların çoğunda da kadın zulme uğrayan bir tipe bürünmüş. Genç kadın- yaşlı adam, çile çeken kadınlar, sapkın haller adeta natüralist bir perspektiften anlatılmaya çalışılmış. Çok şey anlatıyor, Avrupa tarihinde derebeylik dönemine kadar farklı düşüncelere kaplıyor insan. 

-ORTHODOX CATHEDRAL- 

Müzeden sonraki durağımız Mitropoliei Caddesi üzerinde yer alan Ortodoks Kilisesi oluyor.  Sibiu öyle bir yer ki hem Katolikler için önem arz eden ilk Evanjelist kiliseyi hem de Ortodokslar için önemli bir merkez olan Ortodoks kilisesini içinde barındırıyor. Farklı mezheplerin ibadet merkezlerini rahatlıkla görebileceğiniz bir yer. Kiliseyi ilk gördüğümüzde; “Osmanlı döneminde acaba burada bir cami mi vardı da sonradan kiliseye mi dönüştürüldü?”diye meraklandıran bir soru işareti doğuyor zihnimizde. Bu soruyu haklı kılan gerekçeler ise minare benzeri kuleleri, kubbesinin camiye benzerliği… Dış görünümüyle diğer kiliselerden ayrılan kilisenin böyle olmasının sebebi neydi acaba? Bu sorularla giriyoruz Romanya’daki Ortodoksluğun merkezi haline gelmiş bu kiliseye.

Tarihçe

Kapıda kilisenin tarihçesi var. Öğrendiğimize göre bu kilise 1902 yılında İstanbul’da bulunan Ayasofya’ya benzetilerek Bizans mimarisinde yapılmış. Sonra kiliseye girip yapılan ayine tanıklık ediyoruz. Hayatımda ilk defa bir kilise ayinine tanıklık ediyorum. Din görevlileri dualar ederken bazıları ilahiler okuyor, ardından sırasıyla papaz herkesi kutsuyor. Tabi biz kutsanmadan kubbeyi, duvarlardaki işlemeleri inceleyerek ayindekileri rahatsız etmeden çıkıyoruz. Farklı bir ibadethane ve ibadet şekline de tanıklık etmiş oluyoruz. 

-SEBEŞ RIVER (CİBİN NEHRİ)-

Cibin Nehri

Kiliseyi gezdikten sonra şehre önceden adını vermiş olan nehrin kenarına gidiyoruz şimdi de. Diğer yazımda Sibiu’nun eskiden Cibin diye anıldığı dönemlerin olduğunu belirtmiştim. Maceralarla dolu bir günün yorgunluğunu burada attık diyebilirim. Aldığımız yiyecekleri nehir kenarında atıştırdık. Üstünden geçen köprünün altında doyumsuz muhabbetler kurduk. Taş sektirdik. Anılarımızı anlattık, yeni dostlarımızla Erasmus serüveninde yeni bir günün yeni hatırlarını da seyir defterimize ekledik. Gün kendini geceye teslim ederken “ağır ağır çıktığımız bu basamaklar”dan birine daha güzel bir gezi yükleyip karşımızda duran karlı dağları seyre dalarak yarım saat rötar yapan trenimize bindik. İşte zaman kervanına bizlerle binen hatıralar yıllanmış bir sürü güzel anıyı da şimdilerde yeniden canlandırıyorlar. Hayatın güzelliklerine geç kalmamanız dileğiyle…

2

2 Yorumlar

  1. Hilmi Nadir KOCABOZDOĞAN
    26 Mart 2019
    • Tuncay Ayverdi
      27 Mart 2019