KÖY, TOPRAK VE OKUL

KÖY, TOPRAK VE OKUL

Bir Pazar günü baba-oğul bir müşterimizin yanına gidiyorduk. Hava gayet güzel, etraf yemyeşildi. Akan ırmağın kenarından boylu boyunca uzanan ağaçlar, kuşların sesleri ve bu yeşili darmaduman eden arabamızın kaldırdığı tozlar. Tahmin edersiniz ki bir köy yolundayız. Tanıdık tanımadık herkesin birbirine selam verdiği, sevgiyle karşıladığı yerde, samimiyetin adresindeyiz. Ama maalesef ki bazı köylerde nüfus giderek azalıyor. Kente olan göçler bu samimiyeti azaltıyor, herkes el ayak çeker oluyor köyden.

Topraktan vazgeçişle başlıyor yürek sızısı. Bir özlem başlıyor belirsizliğiyle insanı yoran. Bir kopuş hikâyesi başlıyor sonra insanla toprak arasında. Toprak olduğumuzu mu unuttuk acaba, yoksa tekrar toprağın gerçeğiyle yüzleşecek olduğumuzu mu? Bize can olan; kalp atışlarımızda olan, başımıza gölge, aşımıza katık olan, bir bebeğin ağzından çıkan ilk kelime olan, içinde oturduğumuz evimiz, üstüne bastığımız vatanımız olan toprak… Vefa dolu, muhafız, gözetip kollayan toprak; bayrağımız, şühedamız, dağından taşına kadar biz olan, ırmağının akışına yandığımız toprak… Toprağın ahını aldığımız gün başladı belki de yürek burukluğu. Bir serap olarak kalıverdi gözümüzün önünde işte böyle.

Ağaçları, çiçekleri, koyunlarını otlatmaya çıkaran çobanı selamlıyoruz doğadaki müthiş ahengi bozan korna sesimizle. Sonra bir aralık doğa şaşırıyor. İlk defa duymasa gerek bu sesi ama yine de bir duraksıyor, bu yankı dağların arasında kayboluncaya dek sanki ırmak akmıyor, kuşlar ötmüyor. Bir ritim bozukluğu yaşıyor doğa toprağın altındaki çarpan kalbinde. Çevremdeki çoğu büyüğüm kasabadaki evinde otururken yorulduğunu ifade eder durur.  Köye duyduğu özlemi kısaca böyle özetler kendince.

Demek ki beton insanları yoruyor, ruhu kasvete sürüklüyor. Belki de bundan tüm isteksizlik, kurtuluşun çaresini topraktan koparak aramak huzurun arayışına sürükledi bizi. Biz kendimizden koptuğumuz an ördük demirden ağları, yine toprağın bize verdiği demiriyle, göğe tırmanan gökdelenleriyle. Biz kendi kendimizi esir altında tutuyoruz, harap olmuş evlerin karşısında dikilen yeni beton bloklarıyla. Ne güneşin doğuşu var ne de batışı.

Masmavi göğün üstünde canlılığıyla gözleri alan güneş etrafa neşe dağıtırken köyün okulu çarpıyor gözüme birden.  Bir köylü babamla sohbete dalıyor, hemen tanıdık çıkıyorlar bir yerlerden. Zaten herkes herkesi tanıyor nasıl oluyorsa? Bunun güzelliği de tarif edilemez. Ben önce okula dışarıdan göz gezdirip inceledikten sonra heyecanla, yıllar önce öğretmenin, öğrencilerin girdiği sınıfa giriyorum, bir öğretmen adayı olarak. Tamamen tesadüf eseri gördüğüm ama gözümde o günleri canlandırdığım bir tablo oldu sanki. 

Zamanın İzinde Eğitim Yuvası

Burası Taşköprü’nün Kuyluş Köyü’nde 1942 yılında yapılmış bir ilköğretim köy okulu. Zamanla olan mücadelesinden ‘daha yıkılmadım ayaktayım’ dercesine kapısından içeri girdiğiniz andan itibaren sizi zamanda yolculuğa çıkaran eğitim yuvası. Bu sefer de toprak bize eğitim veren yuva oluvermiş. Meğer eğitimin değeri de topraktanmış. Okunan kitaplar, aktarılan bilgiler de topraktanmış. Aktarılan düşüncelere ihanet etmeden aracı olan da oymuş, yenilerinin yazılmasına öncülük eden de.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 21557715_512965592369268_8320265265254896175_n.jpg

Okul tek katlıydı. İki sınıfı ve bir tane de yemekhane olarak düşündüğüm odası var. Üzerinde  1.-3.-4. sınıf yazılı kapıdan içeri girdiğimde ilk gözüme çarpan İstiklal Marşımız ve Atamızın Gençliğe Hitabesi oluyor. Hayal ediyorum ezbere okumak için can atan öğrencileri. Ayrıca duvarda bir yanı yırtılmış tarih şeridi, üzerine duvardaki sıvaların ve boyaların dökülmüş olduğu, bir zamanlar öğrencilerin belki de yokluk içinde buldukları defterlerini, kitaplarını açtığı masalar, oturdukları sandalyeler var.

Bu sınıfı sıcacık yapan o samimiyetin o günkü kaynağı sobaları ise şimdi bile durduğu yerden samimiyet dağıtmaya devam ediyor.  Babamla ne zaman böyle bir yerden geçsek ya da  bu konuların muhabbetini etsek kendi öğrencilik zamanlarında çoğu öğrencinin biten defterini silip tekrar kullanmaya çalıştığını ayrıca köyümüzdeki okuluna giderken her öğrencinin evinden odun getirdiğini söyler. Düşünün ki sabahları kucağınıza aldığınız odunlarla çıkıyorsunuz evden. Okula vardıklarında ise öğretmen sobayı yakarmış ve derse başlarmış.

Bazen diyorum, işte bu yüzden kıymetliydi belki de okumak. Zorlu şartları başarabilmekteydi belki de maharet. Şimdi o günlere dönelim demiyorum elbette. Ama şu boş, yıkık dökük, boyası kalkmış sınıflar bile fazlasıyla o günkü samimiyeti, sevgiyi ve saygıyı gözler önüne getiriyor. Çünkü tek amaç okumak, okumak okumak; öğretmeni sevmek, saymak; onun dediklerini yapabilmeye çalışmak. Onların gündelik hayatları sınırlıydı belki ama okul ile mümkün mertebe genişlemişti. Fakir, evinde yakacağı olmayan, kitabı defteri dahi olmayanlara, hem sıcacık bir yuva olmuş hem de sonunda mutluluğa ulaştıran bir tılsımlı anahtardı onlar için. “Ne olmak istersiniz çocuklar?” ile başlayan hayaller, bilinmez dünyalara uzanarak yanaklarındaki tebessümle ve biraz da utanmayla karışık cevaplar dilden dökülüvermişti.

Çoğumuz güzel okullarda sıcacık okuduk okuyoruz. Ama o samimiyetten yoksunuz. Birbirimizle olan diyaloğu geçtim öğretmene olan saygı ve sevgi de gün geçtikçe yitiriliyor; günümüzle kıyasladığımda öğretmene saygı ve sevgi o zamanlardan kalma bir değer olarak geliyor bana, belki istisnalar olsa da. Çünkü günümüzde bu saygı ve sevgi azalıyor ve hoş olmayan haberlerle karşı karşıya kalıyoruz. Ama öğretmene ama eğitime… Belki de toprağa…

Belki o kara tahtaların önünde ellerine cetvel vuruldu, diğer öğrenciler gülüştü. Sonra öğretmen ufak bir silgi veya kalem vererek öğrencinin gönlünü aldı. Ama yeni bilgilerin insana kattığı mutluluk, öğrenme aşkı değişmedi. Değişen sadece o günün; gülüşen, sınıflarını dolduran öğrencilerinin; bugün çocuklarını daha iyi imkânlarda okutmaya çalışmış köyün yaşlıları oldu.  O heyecan, okuma heyecanı yerini okutma heyecanına, çocuklarının başarılarıyla gurur duymaya bıraktı. Ama okumaya olan sevgi hala aynı kaldı. Çünkü ilim sevgisi çok büyüktü.  “Oku!” emrine uymak, Peygamberimizin dediği gibi; ilim Çin’de de olsa tahsil etmekti. Evrensel bir değerdi her şeyden önce. Her dönem altı çizilen mukaddes bir sorumluluktu. Aşkı öğretendi. İnsanın kendini bilmesini sağlayandı. Ve onlar bu aşk bahçesinin sevda bülbülleriydi. Aşk acaba hala aynı mı, aynı bahçede bülbül olarak görüyor muyuz kendimizi? Ya da böylesine bir bahçe mi yok?

O kara tahtalar şimdi akıllıya dönüştü ama kılıf değiştirmekle sadece kullanım kolaylığı kazanıldı, hizmet arttı ama eğitim hala aynı. İşte bu noktada görev bizlerin olsa gerek. Sorumluluk bilinciyle eksikleri tayin edip düzeltmenin yollarını aramak, eğitimi sadece eleştirmek yerine ilk günkü heyecanımızla vatani ve milli değerlerimizin ışığında ve kültürümüzü oluşturan benliğimizin, dilimizin, dinimizin ışığında daha iyi seviyelere taşımaya ve aydınlatmaya çalışmak. İnşallah tüm aday kardeşlerimle ve atama bekleyen büyüklerimle günün birinde bu uğurda yola çıkacağız. O günü sabırsızlıkla bekleyenlerden olarak, tüm öğretmenlerime olan saygı ve sevgilerimle…

2

Yorum Yok

Yorum Yaz