İLKLERİN İLİKLERİMİZE İNDİĞİ BİR SERÜVEN “BATUMİ”

İLKLERİN İLİKLERİMİZE İNDİĞİ BİR SERÜVEN “BATUMİ”

Bazen zamana bırakılan bir iki satır sizi alıp o zamana geri getirmeye yetebiliyor. Boş bir sayfaya konulmuş noktanın bile çok büyük anlamları vardır ne de olsa. Anılar, zamanda yolculuğa çıkaran tılsımlı birer mahzen gibi. Bu mahzenin içini ise yıllanmış fotoğraf ve yazılar dolduruyor. Adeta dünkü düşünceleri havalandırıp yarınların daha güzel büyümesini bizlere öğretiyor değil mi?

Hayatımızdaki ilklerin çoğu hala akıllardadır. İnsan unutacak onca şey varken bunları unutmayı istemez bile. Bu yüzden en ufak şeyler bile büyük kapıların açılmasına öncülük ediyor. Bugün sizlerle, daha önce çoğu defa paylaşmak istediğim ama bir türlü yazamadığım ilk yurt dışı deneyimimi anlatacağım. Sizlerle beraber üç yıl önce bir aralık ayına yolculuğa çıkacağız. Sarp Gümrük Kapısı’ndan çıkıp farklı bir atmosfere girerek yolda bıraktığımız selamları alıp geri geleceğiz.

“Bir Cuma günü tatlı bir heyecana da vesile olmuştu. Gecesinde çıkacağımız yolculuğun hazırlıkları çoktan bitmişti de biran önce gece olsaydı keşke! Çünkü biz bir kuş olacaktık, kanatlanıp ertesi sabah farklı bir diyarda soluklanacaktık. Üniversitemizin otobüsünü çiseleyen yağmurun altında bekledik bir süre. Yolculuğa çıkmayı seven biri olduğum için soğuk ve yağmur pek önemli değildi. Otobüsümüzün gelmesiyle yerlerimizi aldık ve bir zamanlar Osmanlı’nın olan topraklara doğru yol almaya başladık. Gece yolculuğu uyumakla geçmişti. Sabah, solumdaki Karadeniz’in durmak bilmeyen tepinişleri ile uyanmıştım. Karadeniz, yerinde duramıyordu sahil boyunca duvarları aşındırırcasına. Sağ tarafımda ise ilk defa gördüğüm çay tarlaları, tepelere doğru tırmanan birer yeşil basamak gibiydi. Henüz sisleri kalkmamış yaylalardaki birkaç evin bacasından tüten samimiyet dolu dumanlar sislerin arasında kaybolurken, evin içinde yanan gürül gürül odun sobasının tatlı sıcağı ve üzerinde kaynayan güğümlerin görür gibiydim.  Evler arasındaki mesafeler ise Karadeniz atışmalarını canlandırdı gözümde, sanki bir teyze çıkmıştı evinin önüne de karşı yayladaki eve sesleniyordu. Sisler belki de bu sıcaklıktan, samimiyetten kalkıyordu dağların üstünden. Bizler de sisler dağlardan aşağı inerken birbiri ardınca sıralanan tünellerden dağı bir kez daha delip Artvin’e varmıştık bile. Kısa bir molanın arkasından sınır ötesine geçme vakti gelmişti artık. Sanki arkamdaki dağlar güç verir gibiydi bizi selametlerken. Bizi öylesine sarmışlardı ki arkasını kimse bilmiyordu. Sarp Gümrük Kapısı’ndan köpüren dalgaları seyre daldıktan sonra gümrükten geçen kafileye katılıp girişimizi yaptık.

Giriş için 15 lira ödeyip damgalı bir geçiş kâğıdı aldıktan sonra rehberimizle buluşarak Batum içinde bizi gezdirecek otobüsümüze bindik. Otelimize giderken yol kenarlarında Buda heykellerini andıran anıtlar göze çarpıyordu.  Geçmişten beri farklı inançlara mesken tutmuş bir yer izlenimi yaratıyordu aklımda. Kıvrımlı yolların sonunda bulanık sularıyla Çoruh karşılamıştı bizi. Sonrasında sulak araziler içinde yer alan -adlarının okaliptüs olduğunu öğreneceğimiz-koca koca ağaçlar selamlayarak başlarını eğmişlerdi esen yelle. İlk defa karşılaştığım balkonsuz evler devamında insansız caddeler ve yine ruhu alınmış, feryatları barındırır gibi yankı uyandıran kasvetli binalar… Rehberimiz bunların eski dönemlerde Rus subaylarının kaldığı lojmanlar olarak açıkladı. Zamanın ruhunu yeniden yaşattıkları kesin ama evlerde asılan çamaşır ipleri ve çocuklara ait giysiler hep bir umudun, neşenin işareti gibiler. Renksiz, demirden kapaklı camlar, saçla kaplı küflü, nemden yıpranmış duvarlar arasındaki sevinç çığlıkları gibiler.

Grand Palace Hotel’e vardık 12-13 saatlik yolun sonunda. Bina daha yeni yapılmış, gayet modern bir yapıya sahipti. Odalarımıza yerleştikten sonra kahvaltıya indik. Kahvaltıda ilk defa tattığım keçi peyniri ve benzer ürünlerin oluşu iki farklı yer olsalar da ortak bir bağın olduğunu şimdiden göstermişti bile. Kahvaltı sonrası “günahlar şehri” diye nitelendirilen Batum’un gazino binaları arasından şehir merkezine yöneldik.  

Kış ayında olmamıza rağmen hava çok soğuk değildi. Sahil boyunca önemli devlet binaları, parklar önünden geçerek eski ve yeni Batum’u rahatlıkla gözlemleyebiliyorduk. Sahilleri yaz tatillerinde turist çekmekle birlikte Hilton, Sheraton Batumi Hotel gibi güzel, modern binalarıyla dikkatleri çeken otelleri vardı.  Aynı zamanda önemli bir liman kenti olan Batum’un bir tane limanı ve petrol rafinerisi de bulunmaktaydı. Rehberimiz Batum Limanı’nın 1812 yılında yapılmış olup “Porto Fronco” adını taşıdığını ifade etmiştir. Hazar Denizi’nden boru hattıyla gelen petrolün diğer ülkelere taşınmasında etkili olan uluslararası bir liman görevi üstlenmiştir. Batum’un ilk limanı olma özelliğini de taşımaktadır. Sahil boyunca bir tane de petrol rafinerisi bulunmaktadır. Bu rafineri de 1907 yılında Azeri bir iş adamı tarafından kurulmuş olan Batum’un ilk rafineri tesisidir. Sovyet döneminde faaliyette olan ve Hazar Denizi’nden çıkan petrolün işlenerek diğer ülkelere aktarılmasında etkin olan bir kuruluştur.

   Ilıman bir iklimi var ve çok güzel sahilleri. Botanik Park’a geldiğimizde giriş için istenilen 6 Larilik ücreti ödedik. Bunu Botanik Park’a vardığımızda daha net görmüş oldum. Karadeniz ile birleşir gibi olan yemyeşil sahili doya doya izleyip yaz ayında gelmiş olmanın hayalini kurmuştum bile. Buradan bakıldığında gerçekten Las Vegas görünümü sunuyor diyebilirim. Buraya “Laz Vegaz” denildiği kadar varmış. 

Rehberimizin açıklamasına göre park, Rus Botanik bilimci Andrey Nikolayevich Krasnov tarafından yapılmış ve 1912’de açılmıştır. Parkın içerisinde yenileme çalışmalarının devam ettiğini gördüğümüz evin sahibi parkı kuran botanik bilimcininmiş.

Ayrıca parkın içerisinde çok farklı ağaç ve bitki türleri de mevcut halde. Çoğu Uzak Doğu adlarını çağrıştırıyor, hatta adını ilk defa duyduklarım oldu. Şehrin girişinde gördüğümüz okaliptüs ağaçları burada da çoğunlukta. Bu ağaçların sık oluşu Batum’da bir zamanlar çok sayıda bataklığın oluşundanmış. Adını verdiğim botanik bilimci ve diğer bilim adamları bunu çözmek için okaliptüs ağacının özelliğini keşfetmişler ve ülkeye getirterek bataklıkların kurutulmasında kullanmışlardır. Çünkü anlatıldığına göre bu ağaçlar günlük 1 tona kadar suyu çekebilecek kapasiteye sahiptirler. Botanik parkın içinde çok rahatlıkla gezebildik. Ilıman iklimden dolayı her yerde portakal ve mandalina ağaçları vardı. İlk defa dalından kopararak portakal ve mandalinaların tadına bakmış ve o güzel kokularını yerinde içime çekebilmiştim. Tabi ki abartan poşetlerle toplamaya çalışanlar oldu. Bu esnada da güvenlik görevlisi tarafından uyarılmış oldular. Yine farkımızı burada da gösterdik(!) Parkın içinde küçük göletler yapılmış. Kaplumbağa, ördek gibi hayvanlar içinde yüzerek ambiyansa farklı bir güzellik katmışlardı. Parkın çıkışında bambu ağaçlarını gördük. Birisi bu ağaçlardan yaptığı kumbaraları satıyordu. Ben de bambu ağacından yapılan bu kumbarayı hatıra olsun diye aldım. Tren rayları da ayrıca dikkat çekiyordu. Tünele doğru raylar üzerinden seyre daldım. Bilinmeze kalkan bir trenin geçişi canlandı hayalimde. Bir kara tren geçti sirenlerini çığlık atar çalarak, tüneli dumanlarıyla boğarak. Çok acelesi vardı, yetiştireceği haberler ya da yapacağı zulümler mi bilinmezdi artık.  Belki de kaç ayrılış, kaç tane gözden akan yaşların aleviyle gidiyordu. Her neyse artık! Bilmiyorum hala kullanılır mı ama eski dönemlerde çok işlek kullanıldığı belliydi.

Botanik Park’tan ayrıldığımızda otobüsle şehir merkezine tekrar giderken Victor Hugo’nun yaşadığı evin önünden geçtik. Kitaplarını gördüğüm, duyduğum ama okumadığım Hugo’nun evini görmüş olmak sevindiriciydi. Rotamızı şehir merkezine çevirdiğimizde bir Avrupa ülkesi izlenimi yaşatmıştı. Meydanlarda Yunan mitolojisinden heykeller, tarihi binalara ek olarak modern anlamda tasarlanmış oteller ve çok katlı apartmanlar… Piazza Meydanı’na vardığımızda yağmur yağmaya başlamıştı. Meydanın dokusu ve etrafındaki pub, bar benzeri kafeler Fransız İtalyan filmlerinde gördüğümüz dar sokakların çıkışındaki meydanları andırıyordu. Meydanın ortasında süslemeli taşlardan oluşan daire bulunuyordu. Bu daire bir şeyin önemli bir merkezini andırıyordu. Rehberimiz meydanın Batum’daki en yeni yapılardan biri olduğunu belirtmişti. Son 10 yılın yapımı olan meydanda yılın belirli dönemlerinde kutlamalar yapılmaktaymış. Noel döneminde 30 Aralık tarihinden 2 Ocak’a kadar meydanda bulunan kafe ve barlarda şölenler verilirmiş. Hazırlanan Noel ağacı meydana kurulur çeşitli sanatçıların katılımıyla kutlamalarda bulunulurmuş. Ayrıca ünlü sanatçılar yaz aylarında düzenlenen festivallerde de burada sahne almaktaymış.

Meydandan çıktıktan sonra Türklerin yoğun olarak yaşadığı Aziziye Mahallesi’ne yöneldik. Arnavut kaldırımlı taş sokaklardan çiseleyen yağmur eşliğinde etrafta ilk defa gördüğüm kiliseler eşliğinde yürüyorduk. Hafta sonu olduğu için kiliseleri kalabalıktı, içine girmesek de dışarı taşan kalabalığı görüyorduk. Az sonra Aziziye Mahallesi’ne girdik. Mahalledeki kıraathanelerin, çay ocaklarının samimi havası kaplamıştı ve bir günlük özlemi alıp götürmüştü. Batum’un insanlarının soğuk havası yerini bu mahalle ile samimiyete bırakmıştı çoktan. İnsanın kendini görmesi kadar güzel ne olabilir ki! Küçük bir mahalle olmasının yanında 1800’lü yıllarda Laz ustalar tarafından yapılmış olan Orta Cami olarak anılan Mosque Batumi’ye girdik. Gerçekten etkileyiciydi. Etkileyici olması belki de kiliselerin, gazinoların kısacası onların kültürünün ağır bastığı bu ortamda bize ait bir mimari yapının ta yüzyıllar ötesinden sesleniyor olmasıydı. İçine girdiğimde evimde hissettiğim bir yapıya dönmüştü. İki katlıydı. Şükürler olsun ki içerisinde ibadet yapan Müslümanlar vardı. En çok hoşuma gidense bir gelin ve damadın imam nikâhı için camide olmalarıydı. Bu ana ilk defa tanıklık etmiştim. El ele çıktılar camiden. Kendi kültürümüzün izlerini çok hoş bir tesadüfle bir kez de uzak diyarlardan görme fırsatı yakalamıştım.

Buradan çıktığımızda Botanik Park’a giderken sahil boyunca sırasıyla gördüğümüz yapıları yerinde görmekteydi şimdi sıra. Bunun için ilk durağımız Gürcü alfabelerinden oluşturulmuş DNA şeklinde sıralanan Alfabe Kulesi idi. Harfler haricinde çeşitli sembolleri de bulunduran bu kule ile “Bizim genetiğimiz bozulmadı, değişmedi.” Mesajı verilmek istenmekteymiş.  Sonrasında birbirine çok yakın olan Chacha Tower’a; İzmir Saat Kulesi ile tıpatıp aynı olan saat kulesini gördük. Aynı olmasının sebebine gelince, İzmir Belediyesi ile Batum Belediyesi’nin kardeş belediyeler olmasıymış. Bizden çalmamışlar bir nevi kardeşliği pekiştirmişler diyebiliriz. Ama İzmir’imizin saat kulesi daha güzel tabi.

Akşam vakti yaklaştığı için buradan bir Türk lokantasına yemeğe gittik. Yemek sonrasında tekrar gezmeye çıktık. Gezi kafilesi olmadan biraz kendimiz keşfetmek istedik. Tabi bir yeri keşfetmenin en güzel yolu kaybolmaktır. Biz de kaybolduk ve nasıl olduysa limanı bulduk. Limana çok yakın bir konumda yer alan Batum Teleferik’e gece vakti binecek olduk. İlk defa yapılan çoğu şey unutulmazlığı yakaladığı için bu teleferik maceramız da unutulmayanlar listesine girmişti bende. 5 lariye aldığımız biletler ile teleferiğe binmiştik. Teleferik Batum’un en kutsal noktası sayılan denizden 250 metre yükseklikteki Stupnik Tepesi’ne kadar uzanıyordu. Keyifle geçen yükseklik korkusu ile dolu dakikaların ardından maceramız sonlanmıştı.

Geceyi geçireceğimiz Batum’un ilgimi çeken yönü saat akşam dokuzdan sonra caddelerde insanların azalmış olmasıydı. Hoş, gündüz de yoklar ama geceleri daha bir boş sokaklar. Haliyle çok geçmeden barların kalabalık olduğunu fark ettik. Hatta bardakilerden, köşelerde bekleyen taksicilerden davet bile aldık. Bu tür şeylerle de karşılaşabiliyorsunuz. Kaybolduk demiştim ya, diğerleri tesadüf eseri de olsa bizi buldular. Onlarla devam ettik şehri keşfetmeye. Yağmur hala devam ediyordu bu aralık akşamında. Yağmuru güzel kılan şehrin dokusuyla uyumuydu. Yunan Mitolojisi’nde yer alan Medea’dan esinlenerek yapıldığını öğrendiğimiz Medea Heykeli’nin olduğu meydana geldiğimizde bambaşka bir dünyadaydık sanki. Nedense bu tür yapılar hep bir Orta Çağ dönemlerini canlandırır gözümde. Sanki sanatın, edebiyatın en güzellerini onca sefilliğe ve sessiz çığlıklara meydan okurcasına yapılmışlar.

View this post on Instagram

Yağmur hala devam ediyordu bu aralık akşamında. Yağmuru güzel kılan şehrin dokusuyla uyumuydu. Yunan Mitolojisi’nde yer alan Medea’dan esinlenerek yapıldığını öğrendiğimiz Medea Heykeli’nin olduğu meydana geldiğimizde bambaşka bir dünyadaydık sanki. Nedense bu tür yapılar hep bir Orta Çağ dönemlerini canlandırır gözümde. Sanki sanatın, edebiyatın en güzelleri onca sefilliğe ve sessiz çığlıklara meydan okurcasına yapılmışlar. Bir de yakınlardan gelen bir tuba sesi bizi yavaş yavaş kendine çekiyordu. O melodi ile yürüyorduk ağır ağır, melodi bize ahenk katmakla yetinmiyor şehri müzikle anlatıyordu adeta. Bir tarif gizliydi dokusunda, bir güzellik örtülüydü. Bir sevgiyi İtalyan senfonisini andıran ahengiyle sanki Batum’da yaşatıyordu. Çok geçmeden kendimizi bir şarap mahzeninin önünde bulduk. Dakikalar boyunca tubayı içtenlikle çalan müzisyeni dinleyerek hem hüzünlendik hem sevindik hem de aşkı dinledik. Sessiz meydanların hayat hikâyesi gibiydi. Bir duygu seli yaşattı, bizim yerimize bulutlar hüzünlendi ve biz kendi yağmurumuzda ıslanarak birilerinden habersizce yine onları düşündük. @enesberkburtgil dostum ile güzel bir anının ardından😀 https://www.edebizade.com/ilklerin-iliklerimize-indigi-bir-seruven-batumi/ #ahbarvaveyla #batum #batumi #georgia #gürcistan #🇬🇪 #sevgi #müzik #mitoloji #yunanmitolojisi #medeaheykeli #gece #senfoni #melodi #gezmeler #gezmelerdeyiz #edebiyat #sanat #yazmak #anı #gezi #travelers #travel #traveller #travelblogger #travellerphotography #traveller_stories #travellerlife

A post shared by Ahbar-ı Vaveyla (@ahbarvaveyla) on

Bir de yakınlardan gelen bir tuba sesi bizi yavaş yavaş kendine çekiyordu. O melodi ile yürüyorduk ağır ağır, melodi bize ahenk katmakla yetinmiyor şehri müzikle anlatıyordu adeta. Bir İtalyan senfonisini Batum’da yaşatıyordu. Çok geçmeden kendimizi bir şarap mahzeninin önünde bulduk. Dakikalar boyunca tubayı içtenlikle çalan müzisyeni dinleyerek hem hüzünlendik hem sevindik hem de aşkı dinledik. Sevgililerimiz geldi aklımıza, onların yaşattığı hüzün, karmaşık duygular ve iç çekişleri kapladı ruhumuzu. Sessiz meydanların hayat hikâyesi gibiydi. Bir duygu seli yaşattı, bizim yerimize bulutlar hüzünlendi ve biz kendi yağmurumuzda ıslanarak birilerinden habersizce yine onları düşündük.

Buradan sonra bir puba girdik. Alkol kullananlar için mini barı vardı. Ama biz birer kahve içerek sohbet ettik. Gürültülü bir mekân değildi. Kahveyi yudumlarken lezzeti ile sarmaş dolaş olmuştum adeta. Az sonra içeriye dilenci girerek bizden yardım istedi. Çok sayıda rastladığımız dilenciler bizim dilimizde dua da biliyorlardı. İçeri giren teyze yanıma gelerek: “Allah ne muradın varsa versin!” diyerek para istemişti. Kendisi Gürcü’ydü ve Müslüman da değildi. Keşke hiç kimse böylesine yardıma muhtaç olmasaydı.  Dilenci tabirini sevmediğim için kullanmak istemedim. Lakin her köşe başında bu tür insanlar çokça bulunuyor. Çok geç olmadan işletme sahibinden taksi çağırmasını rica ettik ve çok fahiş bir fiyatı olan kahvelerimizin ödemesin yaparak çıktık. Taksilerimiz bizi bekliyordu. Bindiğimizde yine şaşırmıştım çünkü taksiler elektrikliydi. Kendi ülkemde çok rastlamadığım elektrikli bir araca ilk defa biniyordum. Şoföre gideceğimiz yeri otel kartının arkasındaki konumdan gösterdik. Yolu bulamadı, bizi çok lüks otellerin olduğu yerlere getirip duruyordu. Biz de her defasında burası değil diyorduk. Taksimetre işliyordu ama biz hala bulamıyorduk. Diğer ekip çoktan otele varmış bize mesaj atıyordu. Bizde tekrar konum alarak sonunda bulabilmiştik otelimizi. Taksici 7 lari tutmasına rağmen 5 lari istedi. Çok hoş bir davranıştı yaptığı, yolu bulamamasının sonucunda bize böyle bir incelikti. Turistler diye bizi kandırma yoluna gitmedi. Teşekkür ederek arabadan indik ve odalarımıza çekildik.

Güzel bir uykunun ardından Batum’da yeni bir sabaha günaydın demiştik son kez. Kahvaltımızı ettikten sonra liman tarafına tekrar giderek kalan yerleri gezmeye başladık. Tabi ki buraya kadar gelip de o meşhur aşkın sembolleri olan Ali ve Nino Heykeli’ni görmezsek olmazdı. Bir kez de rehberimizden dinledik Azeri Ali’nin Gürcü bir prensese duyduğu aşkı. Anladığım kadarıyla bir kitapta geçen aşk hikâyesiydi ama dillere destan olmuş bir nevi Leyla ile Mecnun gibiydi burada. Onların birleşme anlarını görünce insanın yaşadığı mutluluğu tarif edemem. İki adet heykel gibi olsa da o ruhu yaşatıyorlar. Bu trajik hikâyenin sonlanmadığını aşklarının hala yaşıyor olduğunu göstermiş oluyorlar. Bolca fotoğraf ve video çekerek oradan ayrılıyoruz.

Bu sefer otobüsümüze Batum’un sembolü haline dönüşen “Ters Ev”i ya da diğer bir adıyla “White Restoran”ı görmek için gidiyoruz. İçine girmesek de yine ilk defa gördüğüm bu yapı çok dikkat çekiciydi. Bu mevkide bulunan çok katlı apartmanlar da sarmal yapılarıyla, balkonlarının dizaynıyla farklı ve güzellerdi. Batum bir tarafta modernliği yansıtırken bir yanda da Sovyet döneminin yaşattığı zorluğu çok iyi ifade ediyordu. Hepsi bir aradaydı ve sanki ne halden ne hale geldik der gibi ayakta duruşunu gösteriyordu dünyaya. Belki abartıyor gibi gözükebilirim ama bir zamanların yokluğu çoğu ülkenin tarihinde görüldüğü gibi burada da dikkat çekiyordu. Ardından şu an otel olarak kullanılan Collesium Marina’yı görerek bizi İtalya’ya da götürmüş olan Batum’dan bu sefer veda etmek için otobüsümüze bindik.

Batum; birçok özelliği, güzelliği ve bende yaşattığı ilklerle, uyandırdığı izlenimlerle gezeceğim diğer 17 ülkeye açılan kapı oldu diyebilirim. Başında da dediğim gibi insan hayatındaki ilkleri unutulmayanlar listesine alıyor çoktan. Sizlerle bir kez daha gezdiğim Batum’u anlatmak bugüne nasipmiş. İnsan servetini okuduğu kitaplarla, gezdiği gördüğü yerlerle, deneyimleriyle ve tanıdığı güzel dostlarıyla kuruyor. En güzel yatırım insanın kendisine yaptığı yatırımdır. Zamanı ve hayatı güzel güzel geçirmek dileğiyle…

Yorum Yok

Yorum Yaz