Eleştirel Bir Dipnot

Eleştirel Bir Dipnot

İnsan düşünen bir hayvandır demiş Aristo. İnsanoğlunun en bariz farkı bu değil miydi? Düşünmek… İnsanları -özgür insanları- birbirinden ayıran en önemli özelliktir düşünmek, tıpkı parmak izleri gibi. Düşünmek sonucu fikirler oluşur, bu oluşumdan sonra karar mekanizması devreye girer, karar verilirse fikirler eyleme geçirilir, karar verilemezse düşüncede kalır, o da zamanla unutulur ya da bastırılarak sineye çekilir. Günümüzde çoğu düşünce sineye çekilip yok olmaya yüz tutmuş vaziyettedir. Çünkü popüler addedilen küresel yaşantı biçimi ve ideolojik genel söylemler insanların düşünmeden yaşama eksenli varoluşlarını sağlamıştır. Kolaya kaçmak tam olarak budur, düşünmede bile kolaya kaçmak… Birilerinin söylediği-yazdığı fikirleri başkalarına “aktaran” kişiden alınan bilgileri sorgulamadan direkt alıp onun savunucusu olmak bağnaz birer koyun sürüsünün oluşumu için yeterlidir. Çünkü biz insanoğlu esasen fikirlerin peşinden değil, fikirlerin peşinden gittiğini iddia eden insanların peşinden gidiyoruz.
Örnek vermek gerekirse, ülkemizde Atatürk’ün izinden gittiğini iddia eden ve Atatürk’ün fikirlerini anlatan insanların söylevlerini dinleyip ve yahut kitap yazıyorsa kitaplarını okuyup o adamı tabiri caizse filozof olarak görüyoruz. Yazarın yaptığı şey bize zaten büyük bir dahi ve kahraman olan Atamızı anlatmak değil mi, yazarın konumu sadece “aktarmak” iken onu bu kadar büyüten bizler neden ana kaynağa bakmak istemiyoruz. Atatürk’ün bizzat yazdığı kitapları okumadan, onu anlatan kitapları okumak ve onun yazarlarını göklere çıkarmak bir dizi saçmalık silsilesidir. Çünkü ilk önce ana kaynak incelenir ve ana kaynaktaki bulunamayan cevaplar, eksik görülen yerler veya soru işaretleri için yan kaynaklara bakılır. Bu dinlerde de, hukukta da ve hayatın çoğu yerinde de aynıdır.
Biz neden sadece verileni alıyoruz, kendimiz bir şeyler isteyemiyoruz. Şu an toplumumuzdaki en büyük sorun budur bence. Sadece Atatürk olayında değil, aynı olay İslam konusunda ve diğer kahramanlarımız hakkında da aynı şekilde gelişmektedir. Bu olay birilerini zengin yapıp onların ego ve kibirlerinin entegrasyonunu sağlamıştır. Bunun sonucu artık kendini bir şey sanan şişirilmiş boş “aktarıcıya” güven vererek, olmayan yani yaşanmamış olayları var gibi veya yaşanan olayların edebileştirerek duygu sömürüsü yapmasına yol açmıştır. Bu karşımıza “aktarıcının” anlattığı kişi veya olgunun başkalaşmasına ve asıl olandan uzaklaşmasına neden olmuştur. Aynı türevde yeni bir kişi veya olgu yaratmıştır da diyebiliriz. Bunun sonucu toplumların asıl kişiden çok onun türevini önemsemesini veya türevinden ötürü asıl kişiyi kötülemesine, düşmanca bakmasına sebebiyet vermiştir. Ülkemizde çok geçen ‘gerçek İslam bu değil’ tabirleri bu olayın eseridir. ‘Aktarıcılar’ kendine göre yorumladıkça asıl kişiden/olaydan farklı portreler ortaya çıkıyor. Tabi bu aktarıcılar ne kadar çoğalırsa tıpkı serbest piyasa gibi ortaya rekabet çıkıyor(!), bundan sonra hangi aktarıcı daha afili atıp tutarsa (gerçek dışı yazarsa) o değer kazanıyor, ayriyeten bu olay aynı kişinin fikirlerini savunanların bölünmesine hatta çatışmasına neden oluyor.
Sonuç olarak bizlere düşünme yetisi verilmiş. Bunu sonuna kadar kullanıp verilen bilgileri sorgulama süzgecimizde iyice süzerek, fikirlerimizi oluşturmalıyız ve her zaman, ilk olarak, her şeyden en önce bilginin “ana kaynağına” bakmalıyız ve fikirlerin kölesi değil onun sahibi olmalıyız.

Yorum Yok

Yorum Yaz