DÜŞ BAHÇESİNDE SAKLI KALAN ÇOCUKLUK

DÜŞ BAHÇESİNDE SAKLI KALAN ÇOCUKLUK

 Küçükken kar yağışını izleyerek sabahın hayaline çoktan dalardım. Çünkü karlar sabaha kadar yerleri dolduracak ve bütün gün eğlencesine doyum olmayacaktı. Hele de yağan kar hiç bozulmamışsa, arabaların tekerlek izleri delik deşik etmemişse, kimseler basmamışsa daha bir güzeldi. Odamızdaki sobanın çıtır çıtır yanan ve de tavana vuran ateşinin pır pır eden göz kırpışlarıyla dalardım uykuya. Sabah olunca ne sevinç olurdu ama! Bir hücum başlardı mahallede. Bizden uzun kardan adamlar sıra sıra dizilir, sonra kartoplarıyla yıkmaya çalışılır, kızaklarla bilhassa yokuşlara çıkılır ve eve ıslanmış vaziyette gelinirdi. O zamanların hasta olunuşu bile ne bileyim daha güzeldi sanki. Çünkü sebebi güzeldi. Günde iki defa dizden vurulan iğneye değerdi bu kar keyfi. Buna rağmen akşam olunca yine kar yağması için dua edilir, yıkılmamış kardan adamlar pencereden izlenir, sanki anlıyorlarmış gibi gülüşürdük. Hele de okulların tatil olacağı haberlerde çıktı mı sabahlar yine olmazdı.

Sevinçlere ve hayallere bakar mısınız? Ne düşünürken ne olduk? Aslında çoğumuz bunlara iç geçirmiyor değiliz, biri elimizden tutsa yine o çocukluk çıkacak içimizden. Yine çocuklar gibi şen olabiliriz, çünkü olduğumuz günler belli. Şu soğuk kış günlerinde içimizdeki çocuğu kaybettiğimizden midir artık kar da yüzünü doyasıya göstermez oldu. Mevsimin güzelliği bile çocuklukta saklı kalan bir anılar silsilesi ile aldı başını gitti sanki. Mübalağa ediyorum çocukluktan saklı kalan düş bahçemin içindeki bir çınar ağacı altında… Ve sıralanıveriyor gönlümden birbiri ardı sıra, konuşuyorum önümde duran çocukluğumla…

ÇOCUKLUĞA DAİR

Bana göre insan her yaşta biraz çocuktur.  Çünkü çocukluk her yaşta kendini gösteren en güzel özlem ve en güzel geriye dönme isteğidir bazen. Bazı hatıralar gibi pişmanlık getirmez. Çocukluk; küçükken büyüklüğe, büyükken de küçüklüğe duyulan özlemin adıdır. Bihaber yaşayışın, yaptıklarımızın önemi olmadığı gibi; her şeyin adeta mubah sayıldığı bir sabi dönemdir. Dünya denilen görünmez duvarlardan, çevre denilen sıkışmış kaçamak düşüncelerden yoksun olmanın güzelliğidir. İşte bu yüzdendir belki de en güzel sabahların çocukken doğmuş gibi olması. Ne mutlu ki dünyaya çocuk masumiyetinde bakabilenlere. Düşünceler kör etmişken şimdilerde gözümüzü…

Çocukluğun adeta ayrı bir dili vardır; bunu sadece akranlar anlar. Akranlar adeta toplumda farklı bir kabile gibi kendine özgü yapıya sahiptir. Gülünen de ağlanan da apayrı bir değere sahiptir, bu kıymeti sadece onlar görür. Dünyaya bambaşka bakabilmenin en güzel örnekleridir. Çünkü bu duygular en iyi öğreticidir. Belki de bu duygular ilk çocuklukta tadıldığı için anlamlıdır çocukluk. Ne de olsa her şeyin ilki güzeldir değil mi? Her ne olursa olsun! Kötüsü de iyisi de tecrübedir ve tecrübe denilen yaşantılar en iyi koruyucudur.

Çocukluk serbest yazılmış bir şiir gibidir. Gösterişsiz, alelade ve düzensiz ama bir o kadar da anlamını kendi bünyesinde muhafaza eden, sadece o duyguyu taşıyabilenlerin anlayabileceği türden. Rahatça gülüp rahatça ağlanabilen tüm duyguların zamanında yaşandığı ve sanki yaşanılıp bitmiş gibi kimi duyguların geride bırakıldığı dönemdir. Ağlamak o günlerden kalma bir kıymete dönüşür, gülmenin önü o günlerde kesilir. Çünkü güya büyümek çok anlam ifade eder, büyümekle ağlamak arasına nifak tohumu o günlerde ekilir!.. DÜŞ BAHÇESİNDE SAKLI KALAN ÇOCUKLUK

Çocuklukta başlar büyüklere duyulan hayranlık, bir an önce büyüme isteği. Çocuklar iyiye güzele büyüklüğe hayranken günün birinde bunun tersi olacağını bilseler ne yapardı acaba? Ya da biliyor muyduk? Aklımıza getiremediğimiz çoğu şeyin başımıza geldiği bu hayat denilen yolculuğa heyecanla çıkmak ve gideceğin yolun sonunu bilememektir çocukluk. Bir sayı doğrusu üzerindeki sıfır noktasından yola çıkıp uzaklaştıkça ufukta küçülmeye başlayan çocukluğu gözümüzde daha da büyütmeye başlarız. Hayatın derinliklerine indikçe bu daha da artar. Küçüklüğümüz meğer ne kadar da büyükmüş, büyük bedenimiz de ne kadar küçülmekte imiş meğer. Umarım zaman çocukluğun değerini değiştirmez.

Çocukluk bizim masal çağımız, hayat hikâyemizin en büyülü zamanları sanki. O masalda hayat uyukluyor da, öteden akan bir derenin şırıltısı ona ninni gibi geliyor; kuş sesleri karışıyor sonra araya ve çocuklar oyuna duruyor. Bir sağa bir sola koşuşturma, kan ter içinde yere düşünce kanamaya başlayan yara. Devası yine annenin canında, “öpüyüm de geçtin” sözünde olan, yaraya merhem olan sanki bir çiğdem çiçeği. Hayat veriyor sıcacık kondurulan buse. Yüzde bir tebessüm olarak kalıyor yaranın çiziğinde. Pembe düşler treninde en güzel bağların bahçelerin arasından geçildiği, solunan havanın bile hayallerle dolu olduğu çağ.  Bir fıslıltı gibiydi sanki. Öyle yüksek sesle duyulduğunda tılsımı bozulacak aşktı. Öyle tadı damakta bırakan…

Çocukluk taşa kazınan yazı gibidir. Öylesine kalıcı, yıllara meydan okuyan bu yazıdan aldığı ilhamla nesillerin ruhunu ortaya koyacak olandır. Bir lisanın hakikati ile doğruluğun kaidelerinden şaşmaması için eğilmemesi gereken bir fidandır. Ne güzel özetlemiş Atalarımız: Ağaç yaş iken eğilir, diyerek. Bu ağaç daha fidanken düzenli sulanmalı ve gübrelenmelidir. İhtiyacı olan su ve güzel ahlakla yoğrularak terbiyelenmelidir. Mayasında var olan yüzyılların varlığı onda vücut bulmuşken gelişiminin anahtarı da yine kültüründe ve dininde, ahlak terbiyesinde saklıdır. Bu yüzden milli kimliğin şuur bulduğu çağdır çocukluk.

Yapılan tercihlerin ehemmiyetini tam anlamıyla kavramaksızın kaderin eline teslim olmaktır öte yandan. Bizim yerimize seçili olan bir hayatın içinde atılan sevinç çığlıklarıdır. Duyguların öğrenildiği, şefkatin merhametin ve üzüntünün gözden akan iki damla yaşta saklı kaldığı çağdır da. Mümkünler âleminde imkânların bazen kısıtlı olduğu, bir diğerini kıskanmanın baş gösterdiği çağlardır. Bu tohum öylesine yerleşir insanın kalbine ve hayat izi gibi kalakalır, ömrün sonuna kadar süren bir başa kakmadır. Hayatın belki de bütün şartlarını kabul ediş, bir file küçük yaşta vurulan pranga misali öğrenilmiş çaresizliğin başladığı çağlardır.

Dünyaya bakılan açının değiştirilme fikrinin baş gösterdiği çağlardır. Bu çağda kiminin doğuştan zenginliğiyle hayalleri elinden alınmış, kiminin bir çikolata ile mutluluğu tadabildiği, kimilerinin de yemek kuyruğunda sıranın gelmesiyle yaşadığı mutluluğun adıdır. Mutluluk tarifi de o yaşlarda başlar. Birbirinden farklı mutluluk tarifi vardır insanların. Bir defasında “Human” belgeselini izlerken bunun farkına daha iyi varmıştım, göremediğim açılar sunmuştu. İşte bu “sessiz velveleler” dünyayı apayrı bir çerçeveden gördükleri için arzuladıkları mutluluk hayali gönüllerinin bir köşesinde hep saklı kalmaktadır.

Çocukluk her yaşta çıkılan bir yenisinin eklendiği kattır. Temelleri çocuklukta atılan bir binanın her dairesinde gizli saklı kalmış kapılar bulunur. Bu kapılar nereye açılır neyi örter bilinmez. Herkesin kilitli bıraktığı bir sandığı vardır, çocuklukta kilitli bıraktığı. Derin izler bırakan ilk görüşlerin, ilk sevişlerin, ilk haykırışların, tüylerde duyulan ilk ürpertinin unutulmayışıdır çocukluk. Dilden dökülen anne ve baba sözleri; varisleri olan anne ve baba kadar güç katarken öte yandan henüz anlamını hissedemeden gözden akan yaşlardan, hapşırmayla duran saniyelerin bilincinden bihaber olduğumuz, bebeklikten ilk  kurulan hayallere doğru izlenen süreçtir. Bu kurulan ilk hayaller eder bizi hayalperest. Güzelliğini o zamanlarda yakaladığımız için olsa gerek.

Bakınız yaşamak ve yaratmak arasındaki bağ da kendiliğinden kuruluvermiş o zamanlarda. Bugün kendini yazdıran çocukluktan kalanlar ilham oluyor insanın oluşturduğu hayata. Birbiriyle yakın bağ kurmuş bu ikili, hayatımızın sonuna kadar da bizle beraber gidecek sonsuzluğa belli ki. Ve geçmişte kalan, geçmişimiz olan içinden özgeçmişimizi doğuran çocukluk, kendine tepeden baktıran, insanı muzaffer kılan, şimdilerde hatıramızda zahmetsizce çıkılan bir hayaller silsilesi, avarelikle geçmiş gibi gözüken bir dizi zaman mahsulüdür. Çocukluk bir kitabın içindeki kitap ayracıdır. Hayatımız olan kitabın her anında içinde duran, arada bir ihmal edip dışında tuttuğumuz ama her zaman içinde var olan bir ışıltıdır.

Bir sanat eserine başlamak gibidir çocukluk. Bir fırçanın tuvale dokunduruluşu kadar naif ve ince ruhlu, bir taşın ilk defa çek içlenmesi kadar da emektar ve sanatkârdır. Gülüşün, ağlayışın, oturuşun kalkışın, selamlaşmanın, kızmanın ve affetmenin özel bir karakter oluşturduğu, kattığı manaların kişinin ruhundan hareketlerine yansıyacak olduğu, cemiyet edasının işlenmeye koyulduğu dönemdir.

Çocukluk bir hazinenin gün yüzüne çıkarıldığı, o hazinenin -pırıl pırıl pırıldayan zekânın-keşfedilip işlenmeye başlanıldığı dönemdir. Bu hazine mukaddes değerlerle terbiye edilerek milli şuurla ruhun derinliklerine inmeli, düşüncenin harekete dönüşümünden doğan bir güneş gibi tüm insanlığı aydınlatmalıdır. Bir milleti idame ettirecek, övünç duyulacak nesillerin başlangıcıdır çocukluk. Medeniyete kapı aralayandır, taassupluğun kırıldığı, ruhun yıkanıp duygu ve düşüncelerin havalandırıldığı zaman dilimidir.   

Ömer Seyfettin’in her hikâyesinde içinde yaşar olduğumuz, hepimizin hayatına ışık tuttuğu anılarında olduğu gibi; kılınan “ilk namaz” ve bu namazda eğilip anne ve babaya gülüp onları da namazda güldürmektir. Bunu hepimiz yapmışsızdır. Ya da camiye gidip arkadaşlarla oyun oynamak, sanki oyun için gidiyormuşçasına caminin yolunu tutmaktır. İşte o zamanların oyunu bugünün imanı oluvermiştir, bu sefer o yol ibadetin kapısına getirmektedir bizi. Öte yandan büyük bir şevkle kardeş olmasını arzulamaktır. Bizi ağabey yapacak karındaşımızı annemizin karnında hisseder gibi öpmek, onun hareketlerine gülmek, geleceği anı iple çekmektir. Ee, daha sonra küçük yaramazlıklarımıza dâhil ettiğimiz günlerdir. Çocukluk okula başladığım ilk gün masumca beni okuldan kaçıranken sonrasında beni olmayı hasretle bekleyen bir öğretmen adayına dönüştüren kaderdir.

Çocukluk koca bir mahalledir; kaldırımlarında babaanneler, anneler ikindi oturması yaparken, çocuklar oraya buraya koşturdukça “hasta ol da bak görürüm seni ben” diye seslenmeleridir. Karnımız acıktığında annelerin balkondan sallandırdığı ekmeklerin tadıdır. Çocukluk ayakta, oracıkta ısırılan lokmanın tadının damakta bıraktığı hazdır. Aynı sofranın etrafında birbirinin yemeğine bulaşmak kadar sulu, aynı arkadaşla az sonra kavga ettirecek kadar da mızıkçıdır çocukluk.

Çocukluk minik ama iki kolun açılabildiği kadar da geniş “koccaman” bir kalbin sevgi dolu halleriyle oradan oraya çarpmasıdır. Kalp atışları her yana işlemiştir, geçilen yerlerde yine çarpar o yürek. Kaç yaşında olursak olalım yaşatır yıllar önce bisikletten düşünce ağladığımız o anı. Daha yaşla dolan gözümüzü silmeden bu sefer taşınmış, buralardan göçüp gitmiş en iyi arkadaş hatırlanır. “Ne yapıyor acaba nerededir şimdi?” dedirtir. Sonra evcilik oynanan annelerin minderleri serdiği köşeler ve o köşeleri süsleyen en güzel yüzler… şimdi neredeler?  Haydi , bizler yaşadık hatırlıyoruz, ama şimdiki çocuklar gelecekte nasıl tarif edecekler acaba çocukluklarını? “Bir grup tabletli gençtik biz, oyundaki büyüklere kafa tutar, Pubg oynardık büyükler elimizden alıncaya kadar. Vermek istemezdik ama alırlardı, saklarlardı.” Sonra bu çocuk o yaşlarda ilk hırsızlığı tadacak oldu. Sonra çocukluğun tarifini ederken kendi çocuklarına; çocukluk masumca çalınan tabletimiz kadar güzeldi mi diyecekler? Ben çok üzüntü duyuyorum. DÜŞ BAHÇESİNDE SAKLI KALAN ÇOCUKLUK

Yorum Yok

Yorum Yaz