Doğu’nun Paris’i Bükreş

Doğu’nun Paris’i Bükreş

Romanya’da Erasmus gayet keyifli geçiyordu. Neredeyse bir ay olmuştu buraya geleli. Braşov’da özlem dolu geçen ilk haftaların, gittiğimiz birkaç güzel şehir gezisinin ardından sıra ülkenin başkentine gelmişti. Bugün Bükreş’e gidecektik. Gece boyunca gezilecek yerleri dışarıdan gelen gök gürültüsünün ve cama vuran yağmur damlalarının eşliğinde hazırlamıştık. Bu 25 Mart 2017 tarihli gezinin ilk satırları işte böyle düşülmüştü deftere.

Bükreş, Romanya’nın başkenti ve Doğu’nun Paris’i. Paris’in Şanzelize’si… Bükreş,  bir zamanların Osmanlı toprağıydı. Bize Fatih Sultan Mehmet’i anlatacaktı. Voyvoda’nın Müslüman zulmüne nasıl karşı koyup 400 yıl boyunca Osmanlı’ya nasıl bağlı kaldığını gösterecekti. Öte yandan Avrupa’nın çoğu yerini saran Veba çanlarını duyuracaktı.  I. ve II. Dünya Savaşlarında aldığı hasarlara ek olarak Rus-Komünist rejimin izlerini sergileyecek;  Çavuşesku’nun Komünist nidalarını meydanlarda bir kere daha seslendirecekti. Bükreş’e dair ön araştırmamız bizleri meraklandırmış, Türk-Romen ortak tarihini yerinde görecek olmak sevindirmişti.

Önceki yazılarımda da belirttiğim üzere öğrencisi olduğumuz için tren ulaşımı bedavaydı. Biz bir dönem boyunca hep bedava binecektik trenlere. Bu yüzden gezilerden daha cazip bir plan yoktu. Sabah yağmur yükünü az da olsa boşaltmış bulutlar yine bizi yolculuk için düşündürse de yolumuzdan geri çevirememişti. Braşov tren istasyonuna gitmek için taksi bekliyorduk. Ama her sabah yerinde olan taksiler bu sabah yoktu. Cadde boyunca giderken taksilere işaret versek de durmadılar. Genellikle dolu olduklarında ek bir müşteri almıyorlar. Ama  bir taksici bizi yolcusu olmasına rağmen aldı ve yolcudan izin istediğini belirtti. Bizim için zaten sorun yoktu, yeter ki 08.40’da orada olalım. Taksici bizi yetiştirmekle kalmadığı gibi indirim de yaptı. Üç kişiydik ve sadece 20 lei tutmuştu. O zamanlarda 1 TL’nin karşılığı 1.22 Lei yapıyordu. Bunun da rahatlığı vardı.

Pasaportlarımızı ve öğrenci kartlarımızı kontrol ettirdikten sonra biletlerimizi almıştık. Tren saati ve anonsundan sonra gelen trenlerin fren gıcırtıları, biraz titreyen yer ve birbiri ardınca tekrarlanan anoslardaydı sıra. Sabah saatlerinin serinliği, güneşin kızıla boyamaya yeni başladığı saatlerde kayboluyor gibiydi trene binerken. Uykulu gözlerle bindiğim trenden gözlerimi alan güneşin ışığıyla uyanmıştım. Çok geçmeden Bükreş Nord’a varmıştık. Kenarda köşede uyuyup kalanlar, şaşkın gözlerle etrafına bakanlar, ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan evsiz anneler, trenini beklerken aldığı bir şişe biradan sonra bankın üstünde sızıp kalanlar, kokan bir çevre, etrafta sinekler, bekleyen kalabalık, uçuşan güvercinler ve taksisine bindirmeye çalışan şoförler…  Doğu’nun Paris’indeki ilk dakikalardan selam olsun.

Gardan çıkar çıkmaz metro girişini bulup tüm gün boyunca geçerli olacak metro kartlardan aldık. Hem de 8 Lei’ye. Metro istasyonu bana Ankara’yı anımsatmıştı. Sanki Kızılay metrosunda aktarma yapıyordum.

PALACE OF THE PARLIAMENT (PARLAMENTO BİNASI)

Bükreş Parlamento Binası

Dağınık bir şehir değildi Bükreş. Bunu hem gökyüzünden hem de haritadan gördüğümde anlamıştım. Bükreş merkezinden itibaren sektör diye ayırdıkları şehir bölgelerinden oluşuyordu.  Bütün yollar aynı yere çıkıyor gibiydi, bir dairenin etrafında dönüyor gibiydi şehir. https://goo.gl/maps/QTTXonU42HUnh1eFA

Biz de sektör 5’te yer alan ilk rotamız Palace Of The Parliament’e gidecektik. Çok sürmemişti metro ile yolculuğumuz. 84 metrelik bu devasa binanın önünde parklar yer alıyor ve peyzajıyla da dikkatleri çekiyordu. Biz de 365 bin metrekarelik alana inşa edilen dünyanın Pentagon’dan sonra ikinci büyük sivil yönetim binasını seyre dalarak kahvaltı yapmıştık. Binanın yapılışı Çavuşesku dönemine gitmekteymiş. Yaklaşık olarak 30 bin kişinin yaşadığı semt yıkılarak yerine bu devasa bina yapılmış. Binanın içine girdiğimizde herkese açık olan bir sanat galerisi dikkat çekiyordu. Birbirinden güzel tabloları inceledik. Onlarca ton kristalin, bronzun kullanıldığı odaları gezmek istesek de toplantılar olacağı söylenmişti. Bu yüzden sadece sanat galerisini görmüş ve en azından dünyanın en büyük parlamento binalarından birine girebilmiştik.

CEC SARAYI

CEC Sarayı

Şehir 2 milyona yakın nüfusa sahiptir. Komünist dönemlerden kalma oldukça eski binalar yer alıyor. Yeni yapılan binalar eski binalardan çok da farksız değil. Eski binalar korunduğu gibi, tekrar kullanılıyor bile. Bunlardan birisi de Orta Çağ dönemlerinden kalma bir manastır üzerine inşa edilen CEC Sarayı. Öğrendiğimize göre Romanya’nın en eski bankası olan CEC’in genel yönetim binasıymış. 1900 yılında kraliyet ailesi tarafından Fransız Paul Gottereau’a yaptırılmıştır. Zafer Bulvarı boyunca gidildiğinde dikkat çekici yapılardan birisi.

OPERA BİNASI (Romanian Athaneum)

1878 yılında Osmanlı hâkimiyetinin şehir üzerindeki etkisi azalmaya başladığında Fransız etkisi güçlenmiş ve bu güç mimariye de yansımaya başlamıştır. Çoğu binanın Fransız mimarlar tarafından yapılmasının sebebini buna yoruyoruz öğrendiğimizde. Her millet hâkimiyeti altına aldığı yerlerde izler bırakıyor ne de olsa. O dönemleri bize yansıtan bu bina Fransız Mimar Galeron tarafından yapılmıştır. Dışarıdan kilise gibi görülen opera binası yine eski dönemlerden bu yana sanata verilen değerin de bir göstergesi. Gittiğimiz dönemde restore çalışmaları devam ediyordu ve içini göremediğimiz binalardan biri maalesef. Ama dış kısmında güzelce çevrelenmiş parkı, önemli şahısların duvarlara işlenmiş portresi ve heykeller mevcut.

Romanian Athaneum

I. Carol Üniversitesi Kütüphanesi (Biblioteca Centrală Universitară “Carol I”)

Alman asıllı olmasına rağmen ülkeye bağımsızlık getirdiği için sevilen kral I. Carol; yine ülkeyi bağımsızlaştırmak için diplomasi dilini Fransızca olarak yapmış. Fransızların ülkede neden bu kadar hakim olduklarını ve her yerde karşımıza çıktıklarını gösteriyor. Bağımsızlık uğruna yapılan bir dil politikası. Bina önünde yer alan heykelin ise ilgi çekici bir hikâyesi var. İlk olarak Kral Carol’un heykeli yapılmasına rağmen Komünist dönemde heykel yerinden kaldırılıp eritilerek yerine Lenin’in heykeli yapılır. Devrimden sonra da tekrar Lenin heykeli yerine I. Carol’un heykeli dikilir.

DEVRİM HATIRA ANITI

Bükreş Rus-komünizm rejiminin izlerini bizlere göstermeye devam ediyordu. Şimdi de yazımın başında belirttiğim gibi Çavuşesku dönemini bizlere anlatacaktı işte bu anıt. Okuduğum bir kitapta Çavuşesku rejiminin dağılması şöyle anlatılıyordu: 1989’da Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’daki desteğini kesmesiyle Berlin Duvarı yıkılmış, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Bulgaristan ve Çekoslavakya’da devrimler yerle bir olmuş. 1965’ten itibaren de yönetimde olan Çavuşesku Temeşvar’da başlayan isyanlara karşı koyabileceğine inanarak ülkenin dört bir yanını meydanlarda, radyo ve televizyonların başında toplanmaya davet etmiştir. Halkına seslenip çatırdayan partisini bu sayede koruyabilme peşindedir. Halk onu tezahüratlarla karşılamıştır. Susmayan alkışlar eşliğinde Romanya sosyalizmini övgülerle duyururken kalabalıktan bir kişinin yuhalama sesleri peşinden onlarcasını getirmiş ve bir rejim saniyeler içinde çökmüştür. Domino taşı gibi ard arda gelen bu isyan bir rejimin sonu olmuştur. İşte bu anıt da rejime karşılık direnen, suikastçılar tarafından öldürülen kişileri anmaya yönelik yapılmış ve yapımında 1,5 milyon dolar harcanmış bir sembole dönüşmüştür.

ULUSAL ORDU BİNASI (Cercul Militar National)

(ÇEŞMECİ) ÇİŞMİGU PARKI

Çişmigu Parkı

Park 250 yıllık tarihiyle dikkat çekiyor. Şehirde yer alan birçok park ve bahçeden birisi. Anlatıldığına göre bahçede iki adet çeşme varmış ve çeşmeden su taşıyanlara çişmigu (çeşmeci) denirmiş. Böylece zamanla park çeşmecilerin adını taşır olmuş. Park oldukça büyüktü. Parklar sıra sıra şehrin birçok yerindeler. Henüz bahar gelmediği için içlerindeki havuzlarda su bulunmuyor. İnsanlar gezip dolaşırken kaykay gösterisi yapanlar da çıkabiliyor karşınıza. Şehre bambaşka bir görünüm kazandıran parklar, eski ve yeni şehri iç içe yansıtmada önemli bir görev üstleniyor denilebilir.

ZAFER TAKI

Doğu’nun Paris’inde parkları, bahçeleri, sarayları ve tarihi binaları gördükten sonra gezimizin son durağı Zafer Takı’na varıyoruz. Ana yol üzerinde yer alan bu yapı şehrin önemli simgelerinden biri olup farklı bir görünüm de kazandırmış. Bu yapı bir nevi Türk-Romen ortak tarihini de yansıtıyor denilebilir. Çünkü bizde adı 93 Harbi olarak geçen 1977-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kaybetmemizin ardından Romanya üzerinde etkin bir güç haline gelen Rusya’nın desteği ile yapılan bir zafer anıtıdır. 1 Aralık Milli Bağımsızlık Günü’nün kutlandığı ana mekânlardan biridir.

Bükreş bir güne sığamayacak kadar büyük ve dikkatle gezilmesi gereken bir yer. Yolunuz düştüğünde birkaç gününüzü dolu dolu sığdıracağınız bir şehir. Ve gerçekten de ihtişamlı ve bakımlı bir görünümü var. Havanın kapalı oluşu birçok yerin canlılığını da söndürmüş gibiydi. İlk etapta gezilebilecek yerleri bir Erasmus öğrencisi olarak sıralamaya çalıştım. Bükreş bitmedi. Diğer bir yazımızda kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle…

 

 

 

16

Yorum Yok

Yorum Yaz