CİNS-İ-YET-Çİ-LİK

CİNS-İ-YET-Çİ-LİK

4 yaşındasınız. Çevrenizde dünya olarak bildiğiniz tek yer evinizin duvarlarının arası. İnsanın basit olarak yaptığı temel aksiyonları bile yeni yeni kazanmaya başlıyorsunuz. Annenizin ve babanızın öğrettikleri ve verdikleriyle hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Birkaç gündür çevrenizde bir koşuşturma olduğunun farkındasınız. Zaten çocuk olduğunuz için üzerinizde olan ilgi, alaka sanki bir iki haftadır daha da artmış. Yeni giyecekler alınıyor. İstekleriniz yerine getiriliyor. Hemen hemen herkes sizin hakkınızda konuşuyor.

        Günler geçiyor ve o gün geliyor. Üstünüzde kültürünüzün simgelerinden olan beyaz bir kaftan var. Saçınıza tam da krallara layık bir taç konulmuş. Elinizde asa. İki adamın taşıdığı bir tahta bindiriliyorsunuz. Herkesin arasından dolaştırılarak halkınızı selamlıyorsunuz. Herkesin gözü üzerinizde. Kimisi ayakta, kimisi oturuyor. Size el sallıyorlar. Alkışlayanlar var, kameraya kaydedenlerde. Arkadan sanki mikrofon elinde olan biri dua olarak adlandırabileceğiniz bir şeyler okuyor. Herkes tabiri caizse size tapıyor. Bütün ilgi ve alaka sadece sizin üzerinizde. Üzerinize paralar takılıyor ve en sevdiğiniz oyuncaklar alınmış. Gözleriniz parıldıyor, dünyada yaşadığınız en mutlu gün bugün. Sonunda taht ile bütün tanıyıp tanımadığınız yüzlerce hatta belki binlerce insan arasından bir odaya götürülüyorsunuz. Tahttan nazikçe indirilip sedyeye benzer bir yere yatırılıyorsunuz. Panik yapmaya başlıyorsunuz çünkü elleriniz ve kollarınız sizin üç katınız insanlar tarafından tutuluyor. Dualar eşliğinde işlem gerçekleşiyor.

        Freud’a göre; kişilik ilk 5 yılda oluşur ve daha sonraki yıllarda işlenir. Altıncı yaşta bir durgunluk başlar, kişilik dinamikleri daha dingin bir hale gelir. Ergenlikle kişilik dinamikleri yeniden canlanır ve yetişkinliğe doğru tekrar durulur.1  Yine Freud’a göre 3-6 yaş arası yaş grubu Fallik dönemi olarak nitelendirilir. Bu dönemde cinsel organların işlevleriyle ilgili, cinsel ve saldırgan duygular önem kazanır. Mastürbasyon dönemin en egemen işlevidir.2  Yani kişiliğimiz daha ilk 6 yaşımıza kadar hemen hemen oturur.

        Aslında buradan çıkarılması gereken sonuç; yanlış kültürlenme modelidir. Henüz beş yaşındaki bir erkek çocuğa cinsel uzvundan alınan bir parça için şaşaalı bir merasim düzenlenir ve henüz o yaştaki çocuğun zihnine cinsel uzvunun önemi bu şekilde aktarılırsa, maalesef toplumumuzdaki bu tarz eril bakış açısından kurtulamayız. Freud’un da ortaya koyduğu gibi bu eril bakış aslında kültürümüzde çocukken işlenmeye başlayan bir karakter, kişilik gibidir. Yetişkinlik dönemine gelindiğinde bu travmalar bastırılmış cinsel dürtü ve duyguları yüzünden kadınlarımızın başına bela olmakta. Bu tarz vakalarda ‘’ana’’ motifinin kutsal sayılması gibi yine kültürün verdiği, kadına ana olma görevi bu birey tarafından arka plana atılmakta ve erkek bireyi empati kurabilme yetisinden yoksun bir şekilde bu travmaların da etkisiyle beyni ile değil de cinsel uzvu ile düşünmektedir. Aslında toplumumuzda ‘’ana’’ motifinin kadınlara biçilmesi de bu tersine etki olan kültürlenme modelinin sıkıntılarından biri. Ebeveynlerin her birinin kendi başlarına birer birey oldukları çocuklara çok erken yaştan itibaren öğretilmeli. Bu gerekirse kültürü yıkmak, baştan yaratmak demek de olsa kızlarımızın ve kadınlarımızın geleceği için en azından bu yolu da denemeliyiz. Maalesef yüzyıllardır kültürümüzde olan erkek egemen bakış açısı ve kadının sadece çocuğa ‘’anne’’ olma görevi, toplumumuzda kadını her zaman ikinci plana atmıştır.

        Cinsiyetçiliğin ana çıkış noktası kadın ve onun cinselliğidir. Erkek egemen bakışın ana hedefi kadının haneyi; erkeği için her daim hazır tutması, çocuklarına bakım sağlaması ve erkeğin iş dönüşü hormonal ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Cinsiyet algısı özellikle bizim ve genel olarak dünya toplumlarının içine o kadar işlenmiştir ki; spor aktiviteleri(voleybol-futbol), meslekler(hemşirelik-mühendislik), sosyal yaşantı (kadınların akşam 22’den sonra sosyal yaşamda aktif olmaması gerektiği) hatta renkler de bile kendini gösteriyor günümüzde. Kadına bu rolleri, toplumun kadını pozitif ayrımcılıklarla sus payı vermeye kalkan erkekler vermekte ne yazık ki. Toplumumuza cinsiyetçiliğin bu şekilde işlenmesinin ana çıpası ise televizyonlar. Kitle iletişim araçlarının yarattığı küreselleşme ile bu virüs toplumun her kesimine, çizgi film izleyen çocuğun beynine bile reklam aracılığıyla işlenmeye çalışılıyor. Örneğin ped reklamlarında pembe renginin ve tonlarının ağırlıklı olarak kullanılması çocuğundan yaşlısına toplumumuzdaki bütün insanlara pembe renginin kadınlara ait olduğunu aşılıyor. Cinsiyetçilik böylece renk üzerinden bile toplumun her katmanına aşılanıyor.

Bir bütün olarak tarih dahi cinsiyetçidir. Çünkü tarihin yazarı da bilinci de yöntemi de yasası da erkektir. Toplumsal cinsiyetçilik, erkek egemen tarih bilinci ile gerçekleşir. Bu anlamda uygarlık tarihi, cinsiyetçiliğin aklileştirilmesinin tarihidir.3  Yoksa mağaralarda yaşadığımız göçebe dönemlerden beri erkeğin avlanıp, kadının mağarayı beklemesi bir rastlantı sonucu değildir(!). İnsanlık ve özelinde Türkiye, ne zamanki tarihimiz adına en çağdaş dönemi yaşamak isterse, o zaman toplumun her kademesinde kadın ve erkeğin aynı katman ve derecelerde görev paylaşımı yapması gerekmektedir. Bununda en etkili çözümü kültürel bağlılıklarımız tekrar gözden geçirmektir. Belki de sünnetin sadece dini bir vecize olduğunu ve sonundaki ‘’düğün’’ merasiminin atılması gerektiğini…

 KAYNAKÇA:

1 http://www.mersinterapi.com/haber/837–cocuk-psikolojisinde-freuda-gore-cocuklarda-gelisi.html

2 https://www.aymavisi.org/psikoloji/Yetiskinlik%20Psikolojisi.html

3 https://gaiadergi.com/toplumsal-cinsiyetcilik/

38

Yorum Yok

Yorum Yaz