BİR ZAMAN TUTULMASI: BRAŞOV

BİR ZAMAN TUTULMASI: BRAŞOV

 Ortaçağ Doğu Avrupası’ndan kesitler sunan, Gotik mimarisinin tüm güzelliği ile kendini gösterdiği, sanatın ilmek ilmek işlenmiş olduğu, zaman yolculuğunda bizi de kervanına alan Braşov… Sessiz ve tüm yeşilliğiyle Karpat Dağları’nın bir uzantısı olan Tampa Tepesi’nin gölgesinde taze havasının iliklerimize dokunduğu şehir… Etrafındaki tepelerin doğal koruyuculuk üstlendiği, meydanında güvercinleri seyre daldığımız, adeta kanatlarında süzüldüğümüz, koşturan çocukların güvercin seslerine karıştığı, öteden sokak sanatçılarının tınıları eşliğinde huzurla buluşturan şehir…

Bir tarih şeridinde yürüdüğümüz ve kendi hayat yolculuğumuzda unutulmayacak bir izi olan, taşa kazınan bir yazı edasıyla gönlümüzde yer alacak olan şehir… Arnavut kaldırımlı taş sokaklarında gezerken çiseleyen yağmur tanelerinin yüzümüzden akıp bizi tüm güzelliğiyle farklı bir iklime sokan şehir…  Birbirleriyle bakışarak tarihin neredeyse her anına tanıklık etmiş binalar gözümüzde o günleri canlandırırken, Gotik binaların yapımına tanıklık ettiği Barok tarzdaki binaların bize göz kırptığı şehir… Sanki bir ressamın sakin ve ince fırça hareketleriyle bezediği, rengini içindeki tılsımdan aldığı bazen bir günde dört mevsimin yaşandığı şehir…

Şehirlerinden birini gördüğünüzde diğerlerini de tanımış gibi olacağınız, ortak zamanın elinde harmanlanmış, benzer yapılarıyla birbirlerini hatırlatan Romanya’nın yaklaşık 300.000 nüfuslu, yeşilin her tonuyla karşımıza çıkardığı doğal güzelliklerle dolu şehir… Romanya’nın ortasında yer alan Transilva(Erdel) bölgesinde, Transilvanya Saksonları(Almanlar)’ndan, Macarlardan Türk tarihine kadar birçok medeniyetten izler taşıyan, kesitler sunan şehir…  İlk adı 1200’lerden Corona olarak kulağına okunmuş, Macar döneminde Brasso olup komünist dönemde “Stalin Şehri” olarak anılan şehir, Braşov…  

Rumenlerin, Macarların, Almanların, Romanların, İtalyan ve Yunanlıların birlikte yaşadığı kozmopolit bir ortamda, her gününü festival tadında yaşayan insanlarıyla, neşeli Rumen müziklerinin ruhu teslim aldığı sarıp sarmaladığı şehir… Beni kucaklayan, evini barkını açan, hayatımın bir döneminde ailem olan, doyduğum yer olan ve sonraları da özlemim olan şehir…

Brasov-Black Church

Bir cumartesi sabahı, içimdeki özlem sanki havaya vurmuşçasına kasvetinden durulmuyordu. Hoş, daha mart aylarının ilk günleriydi ve bahar yüzünü göstermeye henüz başlamamıştı. Tampa Tepesi tüm çıplaklığıyla baharın gelmesini iple çeken ağaçlarla kaplıydı. Etraf biraz mahzun olsa da barındırdığı büyülü güzelliği insanı derinlerine çekmeye yetiyordu. Burada ilk haftamız olduğu için Rektörlük tüm Erasmus öğrencilerine şehir gezisi sunacaktı bugün. Cevat Şakir’in ifadesiyle sanki gece günü doğurayım derken onu düşürmüş, gün ölü doğmuştu. İlk önce meydana vardığımızda Black Church kendine has bir edayla duran grinin her tonunu görebileceğiniz bulutlarıyla film sahnesinden çıkmış gibiydi. Dakikalar ilerledikçe bulutlar çekiliyor, bir karşılama töreni yapar gibi güneşe yer açıyorlardı. Çok geçmemişti ki göğün maviliği güneşin tüm sıcaklığı ve parlaklığıyla kendini gösteriyordu.

Tüm öğrencilerle Rektörlük binası önünde toplanıp rehberimiz eşliğinde şehri gezmeye koyulduk.  Ne hoş tesadüftü ki; rehberimiz daha önce Karabük’te Erasmus yapmış olan bir öğrenciydi. Güzel bir bağ kurmuştuk, bize ülkemizi anlatan birini tanımanın mutluluğunu yaşıyordum. Kilometrelerce öteden vatanımızın kulaklarını çınlatıyorduk özlemle, Safranbolu’dan başlayan muhabbet Bodrum’un mavi, serin sularında son buluyordu. Bu hoş sohbet devamında tarihimizden izlerle buluşturdu bizi.

Az sonra Braşov’un tarihine geçildiğinde Osmanlı-Macar Savaşı yıllarında Rumenlerin, Osmanlı’nın Macarları bozguna uğratır ve topraklarına girer kaygısıyla şehrin surlarını güçlendirdiklerinden bahsedilmişti. Gurur duydum, içimdeki kasvet dolu hava gidiyordu sanki. Surların yanından geçip giderken Eflak zamanında bir seyyahtım adeta. Romanya’nın yedinci büyük şehri olan Braşov’un dünya çapında tanındığı ve turistlerin yılın her döneminde tercih ettiği bir şehir olduğu ifade edildi. Gerçekten de bulunduğu konum itibariyle, coğrafi özellikleriyle gözde bir yerdi.

Turnul Negru

Turnul Negru

Şehri dolaşırken bu eşşiz anları fotoğraflarla ölümsüzleştiriyorduk. Yanımızda bulanık akan suyu takip ediyor gibiydik. Şehrin etrafındaki tepelerin her biri yürüyüş yollarına da sahipti. Turnul Negru adındaki tepeye yürüyüş yolunu takip ederek kimi zaman ağaçlara, kimi zaman dost eline tutunarak tırmandık. Çok yüksekte değildi ve şehir merkezine yaklaşık 15-20 dk yürüme mesafesindeydi.  Şehir meydanı, Saat Kulesi, Kara Kilise(Black Church) ve Hollywood yazısını andıran Braşov yazısıyla Tampa Tepesi tüm güzelliğiyle farklı bir açıdan görünüyordu.

Sanki bir masalın içindeydik ve şehir çalıların arasından biranda çıkıvermişti karşımıza. Uçuşan güvercinler kilisenin oksitlenmiş kiremitlerine konduğunda kasvetli havası kayboluyor, zamanla siyahlaşmaya başlamış beyaz duvarlarında bir cıvıltı cümbüşü hissettiriyordu kendini. Gotik mimarisi, kararmaya başlamış boyası ve kiremitleriyle heybetli bir duruşu vardı bu Katolik Kilisesinin. Civardaki çoğu tarihi yapının en yükseğiydi. BİR ZAMAN TUTULMASI: BRAŞOV

Turnul Negru
Turnul Negru

Catherine’s Gate

Catherine’s Gate

Tampa Tepesi’nin eteklerinde gözüken şehrin tarihi kapılarını görmeye gidiyorduk şimdi de. Yıkılmış bazı ağaçların yolumuzu kestiği ama farklı bir güzellik kattığı yürüyüş yolunu takip ederek iniyoruz tepeden. Şehir içinde buluyoruz kendimizi. Kısa bir mola verdikten sonra daha önce Atalarımızın önlerine kadar geldiği şehrin kapılarını görüyoruz.

Bu kapılar hala kullanılmakta olup şehrin yapısını ayakta tutan mimari güzelliklerden. Bu kapılardan girerken muhafızların çıkacağı hissediliyor adeta. Kendi geçmişimizi burada bir kere daha yâd edip Transilvanya Üniversitesi’nin fakülte binalarını görerek caddelerde ilerliyoruz. Burada fakülteler şehir içine serpiştirilmiş halde denilebilir. Her biri tarihi bir görünümde olan fakültelerde eğitim faaliyetleri sürmektedir. Tarih içinde yüzlerce öğrenciye yuva olmuş bu yapılarda eğitim görecek olmak doğrusu heyecan veriyordu şimdiden.

Strada Sforii / Rope Street

Strada Sforii / Rope Street

Şehir meydanına ilerlerken dünyanın en dar caddesi unvanını almış Strada Sforii / Rope Street ya da Türkçe adıyla Halat Sokak’a girdik. İki kişinin yan yana zor sığdığı bu cadde 17. Yüzyıla kadar uzanan tarihiyle o dönemde itfaiyeciler için yapılmış bir sokaktır. Bu haliyle bile şehre farklı bir anlam kattığını belirtebilirim. Sonuçta ilk olması ve kullanım amacına göre anılıyor olması bile caddeyi dünya çapında farklı kılan önemli bir özellik. Biz de ikişerli sıralar halinde sokaktan geçerek Black Church’un kulesini gösterdiği yöne doğru ilerledik.


Strada Sforii / Rope Street

Strada Sforii / Rope Street

BLACK CHURCH/KARA KİLİSE

Black Church

Şehir meydanına yöneldiğinizde karşınıza direk çıkan, gün içerisinde duyacağınız çan seslerinin sahibi ve İstanbul- Viyana arasındaki en büyük Gotik kilise olan Black Church… İhtişamlı duruşuyla dikkatleri üzerine çeken 1385-1477 yılları arasında inşa edilen kilise yüzyıllar boyunca birçok savaşa, yangına göğüs gererek ayakta kalmayı başarmış. Peki ne mi olmuş? 1689’da geçirdiği yangın hem rengini değiştirmiş hem de bu yüzden adının değişmesine sebep olmuş. Ardından 100 yıl sürecek olan bir restorasyon dönemi geçirmiş.

 Aşağıdan bakıldığında büyüklüğüyle dikkat çeken çanının ağırlığı ise 7 ton civarında olduğu biliniyor. Hala bir kısım yerleri tadilat aşamasındaydı. Dış cephesinde bulunan küçük heykeller dikkatleri çekiyordu. Ayrıca halkının çoğunluğu Ortodoks olmasına rağmen böyle bir Katolik Kilisesine sahip olması (Saksonlar)Almanların zamanında kendi mimarilerini burada da yansıtmış olduklarını akıllara getiriyor. Diğer kiliselerin önlerinde bulunan mezarlıkların burada olmayışı yine farklı yönlerinden.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-16-1024x768.png
Black Church

Kilise turistler için haftanın belirli günlerinde ziyarete açılmaktadır. Çarşamba günü ziyaret edilebildiği için şanslıydık. Kiliseye girdiğimizde öğrenci kartlarımızı gösterip 6 lei ödedik. İlk defa böyle bir ödeme ile karşı karşıya kalmıştım. Hayatımda girdiğim ilk kiliseydi ve tüm kiliseler için genelleme yapamasam da para almaları dikkat çekiyordu. Büyük ihtimalle kilisenin ihtiyaçları böylelikle karşılanıyordu. Çünkü bizdeki Diyanet İşleri gibi bir kurumları yoktu. İflas eden, sonradan pub, bar halini almış kiliselerin olduğunu bir öğretmenimle konuşmuş olduğum için aslında çok da tuhaf değildi para almaları.

Oldukça ağır giriş kapısını iterken fotoğraf çekmek yasaktır ikazı göze hemen çarpıyordu. Flaşların tarihi dokuya zarar vermesini önlemek istiyorlardı haklı olarak. Fotoğraf çekememiş olsak da gördüklerimizle canlandırmaya çalışalım öyleyse. Kapıdan girdiğimde ilk karşıma çıkan Hz. İsa portesi oluyor. Bu tablonun hemen altında da çarmıha gerili küçük bir Hz. İsa heykeli bulunuyor.  Bu heykelin hemen önünde daha çok yabancı filmlerde nikâh kıyılırken gördüğümüz masa ve üstünde camilerimizdeki vaaz kürsüsünü andıran bölme yer alıyor.

Kilisenin önlerine doğru gidildikçe yeni doğan bebeklerin yıkandığı kâseyi de görüyorum. Burada kısaca şunu belirtmek istiyorum; bir gün oda arkadaşımla dinlerimiz hakkında konuşurken ben neden yeni doğan bebekleri yıkadıklarını sordum. O da bana Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennetteki yasak meyveyi yedikleri için kendilerinin günahkâr olduğunu, bizler de onlardan geldiğimiz için her yeni doğanın günahkâr doğduğunu ifade ederek yıkanıp günahının çıkarıldığını anlattı. İlk defa duymuştum böyle bir şeyi ve kendi dinlerinin bakış açısı böyleydi. 

İki katlı olan kilisenin ikinci katına çıkamadık. Etrafta lambalar, dua edilen, mum yakılıp dilek tutulan adakların adandığı onlarca sıraların arasında mazgalları andıran delikler ve içinde daha önce dilek tutulup atılmış parlayan bozuk paralar kilisenin loş ortamında gözlerimize yansıyor. Bizdeki bağış kutuları gibi denilebilir. Duvarlardaki heykellere yaklaştığımda göz göze gelmekten çekinir oluyorum. Çünkü sanatın adeta aslını akıllara getirdiği, böyle miymiş acaba, dedirten heykellerin göz çevrelerinde apayrı bir tılsım yatıyordu sanki. Kilisenin tavanına baktığımda Allah ile yan yana oturmuş gibi tasvir edilen Hz. İsa ve 12 havarisi yer alıyor. Bunlar farklı renk cümbüşleriyle kırmızıdan yeşile, maviden beyaza birbirinden farklı anlamlarla kendini gösteriyor. Yeşilin dirilişi simgelediği, mavinin göğün sonsuzluğu gibi tanrısallığı, saflığı burada ifade edilmek isteniyor.

Kilise duvarlarında belirli aralıklarla asılmış seccade görünümlü kilimler karşılıklı olarak aynı hizada bulunuyorlar. Bizim kilimlerimizi andırıyor. Kilisenin iki odası var. Birinde kilisenin geçmişten beri yapımı ve restore çalışmalarının anlatıldığı fotoğraflar ve çini yazısı benzeri oyma yazıların olduğu taş tabletler bulunuyor. Diğer oda da ise kilisenin içindeki gibi birçok heykel bulunuyor. Onlarla da göz göze geliyorum gece rüyama girmemeleri için dualar ederek. Şakası bir yana her biri mermer benzeri taşlardan oyulmuş sanat eserleri ve dinlerine verdikleri önemin kendilerince bir değeri, delili…

Bu odadan çıktığımızda kilisenin dört tane daha kapısının olduğu dikkat çekiyor. Ama bu kapılar nereye açılıyor, arkalarında ne barındırıyor bilemiyoruz. Kiliseden çıkarken aslında girerken fark edemediğim beyaz duvarın üzerindeki büyük bir Haç işareti dikkatleri çekiyor. Yine Katolik Kiliselerinin bir özelliği olsa gerek diye düşünüyorum. Kiliseden çıktığımızda meydana giderken bir tane sahaf tarzında dükkan var. Eski kitaplar, kartpostallar ve hediyelik eşyalar bulunuyor. Bizlere burayı hatırlatacak kartpostallar alarak oradan da ayrılıyoruz.

Black Church

Piata Sfatului

Piata Sfatului
Piata Sfatului

Bir ucundan diğer ucuna kadar birçok restoran ve hediyelik eşyacının yer aldığı, Orta Çağ’a zaman yolculuğuna çıkaran, etrafındaki binalar ile bütünleşmiş ve tarihi binalarının her biri kullanımda olan şehir meydanı…

Piata Sfatului

Arnavut kaldırımlı taş sokaklarının güzelliği, Turnul Negru ve Tampa Tepesinin eteklerinde;  güvercinlerin uçuştuğu, insanların, çocuk seslerinin, kuş cıvıltılarının, sokak sanatçılarının tınılarına karıştığı bir ortam. Braşov’un kalbinin attığı yer desek daha doğru olur sanırım. Önlerine atılan yiyecekleri alarak Saat Kulesinde veya Black Church’ın kulesinde soluklanarak yiyen güvercinler, onların uçuşuna eşlik eden birbirinden tatlı çocuklar; kedisiyle, köpeğiyle oturan yaşlılar, bizle sohbet etmeye çalışanlar…. Samimiyet bir dilden daha kuvvetli olabiliyor.

Piata Sfatului

Hiç Rumence bilmememize ya da onların Türkçe veya İngilizce bilmesine rağmen samimiyetin dili ile anlaşabilmiş olmak. Ufak bir tebessüm bile her şeyi anlatabiliyor. Beden diline çok önem veriyorlar. Soru sorarken bile o soru iması kendini belli ediyor, düz bir şekilde konuşmuyorlar. Hızlı konuşsalar dahi günlük konuşmalarındaki vurgu, ünlem ve soru hali kendini çok bariz belli ediyor. -Dilleri İtalyancayı andırıyor. Öğrendiğimize göre yaklaşık 3-5 ay arasında İtalya’da yaşayan Bir Romen İtalyancayı anadili gibi konuşur hale gelebilmekteymiş.- Onlar bize hızlı konuşuyorsunuz dedikçe biz de onlara aynısını söyleyip gülerek orta yolu buluyorduk.

Piata Sfatului

Şu anda güzellikleriyle andığım bu meydanın tarihte farklı bir anılışı da var. Orta Çağ dönemlerinde cadı avının yapıldığı ve birçok kadının öldürüldüğü bir yer olması, özelliklerinden biri. Orta Çağ’da kendini göstermiş düşüncelerin eyleme dönüştüğünü de gösteren bir örnek olarak aklımızda kalıyor.

Tampa Tepesi

Tampa Hill

Meydandan sonraki durağımız yazımda adını sıkça duyurduğum ve bugünkü turumuzun son durağı olacak olan Tampa Tepesi. Şehir meydanına oldukça yakın olup teleferiği ile de çıkılabilen bir tepe. Ama biz yürüyerek çıkmayı tercih ediyoruz. Arkadaşlarımızla şarkılar, marşlar okuyarak elimizde tepeye çıkınca açacağımız Türk bayrağımızla tırmanıyoruz.

Tampa Hill

Daha bahar yüzünü göstermediği için her yer kurumuş çalılar, yaprağını dökmüş hasretle baharı bekleyen çıplak ağaçlarla dolu. Bizler de ağaçların dökülmüş yapraklarına basarak işaretli kısımları takip ede ede çıkıyorduk. Zaman zaman çalıların arasından bize bakan şehre göz atarak, fotoğraflar çekerek tepeye ulaşıyoruz. Bu biraz zaman alıyor, diğeri kadar kısa sürmüyor maalesef. Ama tüm yorgunluğa değen manzarayı gördüğümüzde zaman adeta duruveriyor orada. Daha bir saat öncesinde eteklerinde olduğumuz tepenin üstünde, şehri seyre dalmaya başlıyoruz. Şehir meydanındaki insanlar, binalar öylesine küçülüyor. Sonra dağların arasından göz kırpar gibi ışıldayan akşam güneşi kendini gösteriyor. Bir gün daha kendini geceye teslim edecekken güneşle birlikte bizler de iniyoruz tepenin yamaçlarından.

Tampa Hill
Brasov

Yurda dönerken o güzel parklarının içinden geçiyorduk yine. İkindi vakitlerini arkadaşlarıyla satranç oynayarak geçiren amcalara rastladık. Bizdeki kahve kültürü yoktu. Açık havada kendi hallerinde oynuyorlar, sohbet ediyorlardı. Merak edip bir süre izlemeye koyulduk. Çok geçmeden bu merak eyleme dönüşmek için hazır ola geçmişti bile. Ne kadar zor olabilirdi ki?! Oturduk sırayla amcaların yanına. Çok güzel satranç oynuyorlardı, yenildiğimle kaldım. Ama güzel bir anı olarak saklı kaldı. Güzel bir aktivite ile uğraşıyorlardı en azından.

Bir yanda bizi bekliyor yeni anılarıyla beraber gelecek olan günler, diğer yandan bizi adım adım vuslata kavuşturuyor aynı günler. Bu duyguların can evimizde birikerek gün yüzüne elmas olarak çıktığı anlardan biri olarak kendini gösteriveriyor sonrasında. Yazımda da belirttiğim gibi burada ülkemizi konuşurken şimdi de orayı da konuşmuş olduk. Hayat ne kadar da güzel ve aynı zamanda tuhaf değil mi? Şimdi biz susuyoruz anılar böyle böyle dile geliyor, bizim konuştuklarımızı bize dinletiyor. Bir kayıt makinesinin içinde gibi hissettim kendimi. Zaten hayat da bu değil mi? Ne ekersek onu biçeriz. Neyi zamana bırakırsak onu teslim alırız. Hayatın değeri de böyle güzel yaşantılar değil mi? İyi anılar, güzellikler biriktirip gelecekte geri baktığınızda geride bıraktıklarınız olarak değil, geçmişi gelecekte yaşattıkları için paha biçilmez anılar olarak görmeniz dileğiyle…BİR ZAMAN TUTULMASI: BRAŞOV

Romanya ile ilgili ilk yazımda bir Erasmus öğrencisi olarak çıktığım Romanya yolculuğuna dair fikirlerime yer vermeye çalışmıştım. Ulaşmak için linke tıklayınız:

3

Yorum Yok

Yorum Yaz