BİR SERÜVENİN BAŞLANGICI: 08.55

BİR SERÜVENİN BAŞLANGICI: 08.55

Aramızda belki günlük tutanlar vardır. Hayatının belirli kesitlerinde kendini kitaba dönüştürenler olmuştur. Ya da tutmaya başladığı günden beridir hiç bırakmayanlar… Oldum olası hayranlık duymuşumdur böyle kişilere.

Ben de belirli dönemlerde günlük tuttum, şu an tutmamanın eksikliğini yaşasam da geçmişimi yad edip bugünlerde dünlerimi gözden geçiriyorum. Bir de bakıyorum iki yıl öncesinden bir bahar sabahı çarpıyor gözüme. Bir mart güneşi daha yeni yeni doğmuşken hüzünle karışık bir ruh hali yine sarıyor kalbimi ve şöyle başlıyor: “ Bir önceki yazımı yatağımın üzerinde aheste aheste yazarken şimdi Romanya/Braşov’da Memorandului adındaki kampüsümüzün 311 no’lu odasında çalışma masamın üzerinde sabahın 10.38’inde yazmaya başlıyorum.”

Ve bu yazı böylece Braşov’daki dört buçuk ayımın başlangıcı oluveriyor. Yazılacakları anlatacakları siz düşünün artık. Bir öğrenci olarak farklı bir diyarda doğan ilk sabah, odadaki yabancı öğrenciler, her yerin yabancılığına karşı bizim orada yabancı oluşumuz. İşte bu satırlar ülkemden ayrıldığım zamanların ilk yazısı olarak beni yine o güne geri getiriyor. Bir Erasmus heyecanını yeniden başlatıyor 26 Şubat sabahı 08.55’te kalkan bir uçağın içindeki bende.  BİR SERÜVENİN BAŞLANGICI: 08.55

Doğum günümde çıkmıştık ailemle yola.  İlk defa yaşıma yolculuk esnasında giriyordum ve 20. Yaşımın ilk günü başka bir diyarda sonlanacaktı. Hayatımın bir dönemini geçireceğim ülkede büyüyecektim biraz da. Anılar büyütecekti, gezdiğim gördüğüm yerler ruhumu ufkumu açacak, edindiğim dostlarım hayatımın en güzel köşelerinde saklı kalacaktı. İçinde bulunduğum gidiş yolu bile o kadar çok şey öğretiyordu ki. Ailemden ilk ayrılışın adı da olacaktı. Üniversitemi kendi memleketimde okuduğum için oradan da ilk ayrılış gibiydi. Bu yolculuk beni “özlem”e götürecekti. Aile ve ülke özlemi şimdiden düşündürüyordu beni. Direksiyon başında gecenin karanlığını delerek giderken Ankara’ya, bu düşüncelerimi yayıyordum semaya.

Mutluydum, Erasmus hareketliliğini kendi bölümümde ilk defa yapan öğrenci olacaktım, arkadaşlarım benim mutluluğuma eşlik ederek veda etmişlerdi. Ama ailemden uzun süreli ayrılmamış olmam onlardan ayrılmamı güçleştirecekti. Bu gece benim için en uzun gece olmuştu. Sabaha karşı varmıştık Esenboğa Havalananına. Dakikalar geçmez olmuştu sanki. Tüm aile beni yolcu etmenin hem üzüntüsünü hem de sevincini yaşıyordu. Birbirimizin gözlerine bakamıyor, keşke ailemle gelmeseydim diye iç geçiriyordum. Havalananından gezinerek, konuşarak zamanı geçirdik. Yurt dışına çıkış için gereken pulu alıp pasaportumun içine koymuştum. İstanbul’da aktarma yapacağımız için sonraya ertelemek istememiştim sadece ülkemizde olan bu pulu. Sonrasında Pegasus Havayolu Şirketinden aldığım biletimi check-in yaptırıp güvenlik kapısına doğru ilerledik. Her yerden insanlar vardı. Yabacılar arasında benim de yabancılaşma zamanım gelmişti.

Vedalaşma zamanıydı, ailemden, ülkemden… Gözlerine bakamadan, tebessümü yüzümden eksik etmeden vedalaştım. Ellerini öptüğümde dolan gözleri benim içime akıyor, ben de içimden ağlıyordum. Arkama baktığımda bana gülen yüzler en önemli güven kaynağım olmuştu. Benle sevinen, benle üzülen iyikilerime el sallayarak güvenlik kapısına yürüdüm. Kemerimden, botlarıma kadar çıkartmışlardı. Bu da bir deneyimdi ne de olsa. Olması gerekendi. Eşyalarımı geçen X-ray cihazından çıkışında alıp uçağın bulunduğu kapıya ilerledim. Beraber gidecek olduğumuz arkadaşımı gördüğümde biraz rahatlamış hissediyordum. Uçağa biniş saatine kadar sohbet ettik. 14 numaralı uçak kapısı açıldı. Ve saat 08.55’i gösterdiğinde bir kader yolculuğu da başlamak için bizi uçağa bindirdi. Kapıda güler yüzlü hostesler yerimizi gösterdiler.  

İlk defa uçağa binmiştim. İçimde herhangi bir korku yoktu. Sisli bir Pazar sabahında 10 dakika rötar veren uçağımızda heyecanla bekliyordum. Havaalanının içinde kalkış noktasına ilerledik sonra. Zaman zaman pilotun anonsları duyuluyor, kabin memurları gerekli ikazları yapıyordu. Sonra en güzel an başladı ve uçağımız hızlanarak saniyeler içinde bizi bir kuş gibi kanatlandırıp sislerin üstüne çıkardı. Güzel ülkemin semalarında yaklaşık 40 dakika süren uçuşun ardından daha önce gitmediğim İstanbul’u kuşbakışı seyrediyordum. Bir yanda Marmara diğer yanda Karadeniz. Cennetten bir köşenin içindeydik sanki biz. Uçağımız Sahiha Gökçen Havalimanı’na inmişti. Aktarma noktasındaydık. Hemen “giden yolcu” servisinden işlemlerimizi tamamladık ve tam saatinde uçuş kapısına indik. Bizle bekleyen onlarca insan vardı. Az sonra kapılar açıldı ve kapının önünde duran otobüse binip uçağımızın yanına gittik. Merdivenlerinden çıkarak arkama baktığımda dakikalar sonra içinde bulunduğum şu anı bile özleyeceğiminin farkındaydım.

Uçağın ön taraflarındaydık bu sefer. Yaklaşık bir saat sürecek uçuşumuz başlamıştı. Az sonra Karadeniz semalarında bulutlara esir olduk. Müthiş bir manzaranın içinde bulutlara esir vaziyette bir süre ilerledik. Güneşimize gölge olan bulutları böylesine seyre dalmak, uçuyor olmak, üzeri karlı dağları, gemileri selamlayıp el sallamak. El salladıklarımızın üzerinden uçup gidiyor olmak. Zamanında bir Türk gölü olan Karadeniz yolcu ediyordu bizi en son Bulgaristan sahillerinden geçip giderken. Akan nehirler kar kütlelerini taşıyor, ovalar boylu boyunca kendini gösteriyordu.

Yeşil bir alan yoktu henüz, bozkırı andıran tarlaların üzerinde uçağımızın gölgesini izleyebiliyordum. Çok geçmedi pilotumuz anons yaparak Bükreş Otopeni’ye inecek olduğumuzu duyurdu. Toplu halde bir yuvarlak daireyi andırıyordu Bükreş. Anayollar üzerinde geçen arabalar gözüktü sonra. Ve ben nasıl bir yer olduğunu düşünürken inmiştik hava alanına dakikalar sonra. Eski bir yapıyı andırıyordu, ne Esenboğa ne de Sabiha Gökçen ile kıyaslayabilirdim Otopeni’yi.

Uçaktan inip otobüse bindik. Burada tanışacağımız kişi bize birçok yardımda bulunacak ve adından söz ettirecek olan Ali Amca idi. Arkadaşımla çıkış işlemlerimizi yapıp bavullarımızı aldıktan sonra bizi arabasına bindirerek alışveriş merkezine getirmişti. Ben tabi ilk defa tanıdığım biri olduğu için ön yargılıydım. Ama sonra sonra buradaki yaşantısını anlatmaya başladı. Onu almaya gelen kişi de Romen bir akrabasıydı. Alışveriş merkezinde bize telefon hattı alıp ailelerimize haber vermemizi sağladı. Romanya’dan bahsetti, insanlarının yardımsever ve samimi olduklarını anlattı. Kısacası Ali Amca bizim daha doğrusu benim içimdeki ön yargıları kırıyordu.

Ne için geldiğimizi nereye gittiğimizi anlattık. Bu esnada bizi Braşov otobüsüne bindirmeden Bükreş’te bir Türk dönercisinde karnımızı da doyurmuştu. Hatta yol harçlığı bile vermek istemişti ama biz para bozdurup Lei aldık. O zamanlar paramız daha değerli olduğu için 1 Türk Lirası yaklaşık 1,20 Lei yapıyordu. Ama ben Türk liralarımı bozdurmamış Euro bozdurmuştum .Çünkü Euro burada ülkemizden daha yüksekti o sıralar. Bu dövizci herhangi bir komisyon da istememişti ayrıca.

Otobüs bileti için döviz bozdurup otobüs durağını bulmak için yola çıktık. Bizim için işinden feragat etmiş, zamanını bize ayırmış Ali Amca durağa geldiğimizde bizim yerimize konuşarak biletlerimizi aldı. Onunla da vedalaştık ve teşekkürlerimizi sunarak Braşov’un yolunu tuttuk. Otobüste epeyce uyumuşum, tüm gece yolda geçtiği için uyuyamamıştım. Otobüs mola verdiğinde uyandım ve inip arkadaşımla su aldım. Bize Romanya’nın öğrettiği ilk şeylerden biri de sularının gazlı olabileceğiydi. Bunu fark edemeyen ben susamanın verdiği sabırsızlıkla suya saldırdığımda fark etmiştim. O boğazımdan mideme inen yanmayı nasıl unutabilirim ki? Şu an bile beni güldürüyor, yolun kenarında verdiğimiz mola anına geri getiriyor.  İlk günden bunu da tecrübe etmiştik, yazacak bir şeyim daha olmuş fena mı?

Tekrar yola çıktığımızda gün batımını seyre dalmıştım, artık gün geceye teslim oluyordu. Ülkemde doğan güneş burada batıyordu ve bir gün gelecekti ki burada doğan güneş ülkemde batacak ve bana bu yazıları yazmama sebep olacaktı böylece. Kar yağmış tepelerin arasından Braşov’a girmiştik. Bavulları alırken taksici olduğunu söyleyen biri yanımıza geldi. Bavullarımızı almamıza yardım ederek arabasının yanına götürdü. Fakat bir sorun vardı, bu arabanın üstünde taksi yazısı yoktu. Bunu belirterek binmeyeceğimizi söyledim, dolandırılma durumu olabilirdi ne de olsa. Bilmediğimiz bir yer ve yabancı olan bizler. Taksici de: “Diğer taksiler 20 lei alır. Ben 10 lei’ye sizi götürürüm.” dedi. Arkadaşımla kabul ettik, adama güvenmiştik. Yanımızda fazla paramız yoktu o an için ve başka da şansımız yok gibiydi. Colina Campüs’e geldiğimizde etraftaki öğrencilerin şaşkın bakışları bizi karşılıyor gibiydi. Dışarıda banklara oturup içki içenler, Romen müziklerinin hareketliliğine kendini teslim edenler… Biraz garipsemedim değildi ama onların da eğlence tarzları bu şekildeydi.

Asıl sürpriz beni şimdiden sonra bekliyordu. Ne oldu derseniz, benim kalacağım yurdun burası olmadığını öğrenmiştim. Daha önce atılan mailde yazılı olmasına rağmen aklımdan çıkmış. Meğer ben Memorandului Campüs’te kalacakmışım. Bir öğrenciye yerini sorduğumda buraya biraz uzak olduğunu ve taksi ile gitmem gerektiğini söyledi. Taksi çağırması için ricada bulunduğumda telefonundaki mobil uygulamadan taksiye mesaj yazdı ve dakikalar içinde taksi beni almaya gelmişti. Teşekkür ederek, arkadaşımla da kısa süreliğine vedalaşarak oradan ayrıldım.

Taksici daha biner binmez benim Türk olduğumu anlamıştı. Çok samimi biriydi. Hemen önceden Galatasaray’da oynamış Hagi’nin muhabbetini etti. Benden güzel İngilizcesi vardı diyebilirim. Türk takımlarının hepsini takip ettiği belliydi. Ayrıca “Muhteşem Yüzyıl” dizisinden bahsetti. Halit Ergenç’in oyunculuğuna büyük bir hayranlık duyduğunu söyledi. Bu konuşmanın üzerine şehirdeki reklam panolarında Kanal D dizileri çıkıyor, bunlar arasında bizim dizilerimiz de yer alıyordu. Mutlu olmuştum gördüğüme. Taksici ile muhabbetimiz yurdun önüne geldiğimizde son buldu. Normalde gece tarifesi daha yüksek olmasına rağmen benden sadece 10 Lei aldı ve bavulumu indirerek el sıkışıp şans diledi. Teşekkür ederek 8 numaralı binaya dönüp baktım. Burası Colina’ya göre daha sessizdi. Yanıma elinde bira şişeleriyle iki öğrenci geldi. Onlara durumu anlattım, beni karşılayarak yurda girişimi sağladılar.

İlk önce çekinmiştim yurdun önünde eğlenen ve ilk günümden gideceğim son güne kadar değişmeyecek olan yüzleri. Ardından kendi oda arkadaşlarının da ben gibi Türkiye’den gelen bir öğrenci olduğunu söyleyerek aşağı çağırdılar. Bir erkek ve bir kız öğrenci benim kaydımı yaptılar çünkü yurdun müdiresi sabah gelecekti. Benden bir fotoğraf istediler, onlar yurt kartımı hazır ederken ben gerekli formları dolduruyordum. Sonra bahsettikleri arkadaş aşağı inmiş ve beni selamlamıştı. Bu arkadaşım sonraları benim yurt arkadaşım da olacaktı. Mutlu olmuştum, sonuçta derdimi anlatabileceğim biri çıkmıştı karşıma sonunda. 

Oda anahtarımı, yorganımı ve yatığımı verdiler. 3. Katta olan 311 nolu odama çıktık. İçeri girdiğimde üç tane yüz bana bakıyordu. Bunun yanında daha önce hâkim olmadığım o koku da beni selamlamıştı. Onlarla tanıştık, selamlaştık. Hemen bavulumdan getirdiğim ikramlarımı çıkardım. Kastamonu’muzun meşhur Sepetçioğlu Çekme Helvası ve Lokumu’nu onlara ikram ettim. Görünce direk “rahat” dediler. Tebessüm ettim istemeyerek, meğer onların dilinde lokum demekmiş. Ben de rahat rahat yesinler diye masanın üzerine bıraktım ve yatağımı hazırladım beni karşılayan arkadaşımla birlikte. Sonra ayrı ayrı yerlerde evimden 1450 km öteden ilk görüntülü konuşmamı yaptım ailemle. Ve bu durum önümdeki 134 gün boyunca süregelecekti. Buraları anlattım gördüğüm kadarıyla; yurdu, arkadaşlarımı ve neler yaptığımı, yolculuğun nasıl geçtiğini. Biraz üzgünlerdi ama beni mutlu gördükçe mutlu olacakları için ben de onlara mutlu göründüm. İlk görüşmemiz de sonlanmıştı. Çok tuhaftı. Daha dün gece yanımdaydılar,  saatler geçti derken üstünden ben başka bir ülkeye gelmiştim bile. İnsanoğlu gerçekten kuş misaliydi. Başka bir tarifi yoktu henüz yoktu bunun.

Konuştuktan sonra uyuyacağım ilk gecemin hazırlığını yaptım ve başka bir yatakta uykuya daldım belirsiz düşünceler içinde. Yorgunluğuma ek odanın adeta kendine has olmuş kokusu da eklenince sabah uyanmam biraz zaman aldı. Domuz eti tükettiklerinden kaynaklanıyordu bu koku. Epeyce de ağırdı. Sabahın erken saatlerinde kalkmış hızlıca hazırlanıyordu üçü de. Ben kısık gözlerimle onları izledim bir süre. Anlayacağınız farklı bir dünyada farklı bir sabaha uyanmış gibiydim, ne yapacağımdan habersizdim şimdilik. Yeni yaşımın ilk gününde farklı bir yerde uyumuş ve uyanmıştım. Uyandığımda artık anne kahvaltısı, anne yemeği, evdeki kendime ait düzenin olmayacağının farkındaydım. Ama insan bulunduğu her ortamda isterse mutlu olabilirdi değil mi?

BLACK CHURCH

Kalkıp hazırlandık ve önce şehir meydanında arkadaşımızın keşfettiği güzel ve taze hamur işi kahvaltılık atıştırmalıklarımızı Braşov yazılı Tampa Tepesi’ni ve Black Church’un kasvetli havasını Republici Meydanı’nda uçuşan güvercinleri izleyerek yedik. Unutamayacağım bir kahvaltı olmuştu.  Sonrasında da Rektörlük binasına giderek evraklarımızı bırakıp geldiğimizi belirterek bir dönem boyu sürecek olan Transilvanya Üniversitesi, Eğitim Fakültesindeki serüvenimiz için fakülte koordinatörlüğüne gidip ne yapacağımızı konuştuk. Bize ders programı yollanacaktı ve ona göre derslere girecektik.

TRANSİLVANYA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜ

İşte yaklaşık 140 gün sürecek bu yolculuk da böylece başlamıştı. Ne kadar çok insan tanır ve hatıra biriktirirsek o kadar dolacaktı gönlümüzdeki servet. Bu servet zamanla bir mahzeni andıran öylesine güzel bir müzeye dönüşecekti ki;  içindeki yazılar, yıllanmış ve sararmış, arkasına bir iki satır not düşülmüş kartpostallar ve yüzde tatlı bir tebessüm bırakan fotoğraflarla dolup taşacaktı gönlümün pınarlarından. Ve bu hatıralar dönüşüveriyor romanesk bir tarza. Bir bakmışsınız hayatınızın belirli bir dönemi koca bir romanın içinde kıpır kıpır hareket ediyor. Kaç yaşınızda olursanız olun dinmeyecek bir heyecan saklı kalıyor bu müzenin sayfalarında. İşte yaşamak bir oluşumu ve yaratımı da beraberinde getirmiş oluyor. BİR SERÜVENİN BAŞLANGICI: 08.55

Yorum Yok

Yorum Yaz