Beyaz Çöllerin Hüznü: SARIKAMIŞ

Beyaz Çöllerin Hüznü: SARIKAMIŞ

Harekatın 104. Yılı

Tarihimizin bize öğrettiği kahramanlıklar şuurla sergilenen birer destansı abide olarak karşımıza hep çıkmıştır. Kendileri, yazdıkları tarihin devamını göremeden göçüp giderken, oluşturdukları efsaneleri çoktan hoş birer sedaya dönüşmüştür bile. Bizler kahraman analarımızın, atalarımızın hikâyeleriyle büyüdük. Okuduğumuz tarihle yeniden çıktık seferlere. Karanfil süslü kılıçlardan geçirdik nice küffarı dilimizde Allah Allah nidasıyla, kimilerine korku olurken kimilerine sevinç olduk yedi iklim dört bucağıyla.

Hayat kendi kendini doğurabilen bir dönüşümdür. Milletlerin kaderini oluşturan derin yaralar açan savaşlar can alırken yeniden hayat vermiş birer kuvvettir. Bu kuvvetin en zor yanı  insanı derine çekerek belli fedakârlıklar bekliyor olmasıdır. Çünkü uğruna ödenen bedel kadardır bu kuvvet. Tarihimizde ümit ile imanın mukaddes hareketinden doğan bu kuvvette derin bir nida gizlidir.Ve bu nida:“Bismillah! Ya istiklal, ya ölüm!” olmuştur. Kahramanlığın en güzel ve bir o kadar da hüzne boğan örneklerinden biri olan Sarıkamış harekatının 104. Yıldönümünde nöbetteydik. Okuduğumuz tarihi bizzat yerinde tanıklık ederek yakından bakmış olacaktık. O günler bu vesile ile biraz daha yakınlaşacaktı, belki biz de bu yürüyüşle oradaki bir erin yerinde olacaktık. Erlerin şehadetine bir kez de biz şahitlik edecektik. Bizler kalın kıyafetlerimizle, sıcak tutan botlarımızla çıktık yola. Bedenimiz üşümeyecekti belki ama ruhumuz bu 104 yıllık soğuğa nasıl dayanırdı? 

Savaşın ülkemizin kaderini belirlediği yıllarda çoğu yer cefa çekmiş, zulüm görmüş ve bu acı mayadan koskoca asrın yürüyüşü doğmuştu. Bu yürüyüş bir kader birliğini de beraberinde getirmişti. Karla kaplı zirvelerde, derin uçurumların eşiğinde ve gözleri yaşartan beyaz çöllerde bir hüznün adı başlamıştı. 

Yüce Allahuekber Dağı’nın koca bir şehitlik olduğu zamana yolculuk başlamıştı. Karlar yavaş yavaş yağmaya başlarken yürüyorduk arkası Allahuekber Dağları olan Sarıkamış’ta.  Yağan karlar acıları da, feryatları da örterken, şimdi o günleri hatırlatan bir semboldü adeta. Kar denilince akıllara gelen şehitler oluvermişti burada. 

Sayfalar dolusu bir romandı Sarıkamış. Tek bir farkı vardı. Yazıları karların örtemediği çarık izleriydi. Karda belli olmayan bu izlere yakından bakmak daha da derinleştirip belirginleştirmek gerekti. Kar, bir milletin kaderiydi artık. Ayak izleri nasıl da sıyrılabilirdi ki bu beyazdan? Beyaz beyazdan nasıl silinirdi? Necip Fazıl’ın da dediği gibi:

“Kader, beyaz kağıda sütle yazılmış yazı; 

Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!”

Sarıkamış ilk defa kar ile tanışan erler için bir nimet iken sonrasında bir mahpushanenin bembeyaz duvarları olacaktı. Sonunun görülemediği sonsuz bir yolculuğun, sonlu bir başlangıçla teslim alındığı beyaz yolculuk olacaktı. Gecenin kapkara örtüsünü örttüğü anda erler soğuk ile koyun koyuna uyuyacaktı. Kimileri birbirine sarılmış vaziyette şehadetlerine şahit olarak Hakkâ yürürken, kimileri ağaçların dallara çıkıp uyuyarak şehit olacaktı. Sarıkamış şimdiden mahzundu, üzgündü. İçten içe kaynıyordu, sesini duyuramıyordu. Ağaçlar mahzundu, dağlar var olduklarına pişmandı. Kar yağdığına, mevsim kış olduğuna dövünür haldeydi. Çarıklar dile gelmeyi istiyor, eller tetikte donuyor er hissetmiyor, ayaklar kendiliğinden yürüyor, bastıkları toprak şimdiden inliyor gibiydi. Bazıları düşen erleri elinden tutup kaldırıyor, kimilerinden ise ses gelmiyordu. Gözlerine bakamadıkları asker arkadaşları böyle böyle teslim oluyordu kara kışa. Allahuekber’in derin yarlarının başında Kafkasları aşmayı bekleyen erlerden kimisi bu derin boşluğa kendini bırakarak tadıyordu uçmağı; kimisi de anasını, babasını, cananını düşlerken vatan aşkıyla göğsüne aldığı kurşunla tadıyorduk.

Karlar birer ip gibi onları çıkarırken göğe, çaresizce bakar oldular bitmeye başlayan tayınlarıyla peksimete. İşte tam da görünmez bir elin ellerinden tutuğu vakitlerde, Çınladı baki kalacak olan “umudun türküsü” gök kubbede. Sonra cenge giden erlerin müjdelenmiş sevinciyle, bir acı tarih yazılıyor hüzünle kaplı “beyaz çöllerde”.

Bir yanda ansızın başlayan bir çatışmayla, Rusların hücumuna karşı koyan erler… Öte yandan sessiz ölümlerin baş gösterdiği köylerde tifüse karşı koyamayan erler… Bir “asker humması” başlıyor çaresizlikler içinde.

Ard arda geçiyor başıbozuk alaylar  2300 rakımda, Ermeniler yağma yapıyor eratın yokluğunda! Bir mefkure can veriyor donuk bedenlere! Her birinin ağzından dua oluyor şimdiki kaderimize!

Yeni büyümüş ağaçlar sanki birer erdi. Toprağa düşen erlerin gövdesinden bitivermişlerdi. Donarak çürüyen bedenler, toprağa can vermişti. Onların şahadeti belki bugünlerin diyetiydi. Analar oğullarına Satılmış demişti bir kere; “Haydi oğlum haydi git, ya gazi ol ya şehit!” demişlerdi. 

Ey vakarlı duruşuyla bizleri gururla kucaklayan tarih!

Çehrem, ruhum, gönlüm, dilim, dinim, sazım, sözüm olan tarih!

Dönüşüm, dönüşümüm olan tarih,

Her an yazılmaya devam eden;

unutulmamış unutulmayacak olan tarih!

Bir anne kadar kucaklayıcı,

Toprak ana kadar koruyucu olan tarih!

Anaların öpmeye doyamadığı evlatlarının adı vatan için Satılmış olurken toprak ana tüm merhametiyle kucaklayıp emanet alarak korur oldu kınalı erleri. Sonra adı vatan oldu, altında binlerce kefensiz yatanın cenneti oldu. Bir hilal uğruna batan güneşlerin ardından doğan sabahların adı oldu. Bu kader birliği yoğururken bizi, mayasından bir güneş doğdu. Ve o gün bugündür batmadı, batmayacaktı. 

Onlar şerrin hücumuna karşı bizi müşerref kılanlar. Onlar beyaz çöllerin Hamza’sıydılar. Ruhlarındaki kuvvetle; acıyla, kederle ve ızdırapla dövülmüş birer kılıç gibi keskindiler. Onların biley taşı ızdıraplardı ve iman gücünün ruhlarına kattığı kuvvetti. Bu yüzdendi onların kendi menfaatlerini görmezden gelişleri, şöhret hevesinde olmayışları. Onlar birdi. Binlerce sesin yek vücuduydu. Tek adım,tek nefes, tek can gibiydiler. Onlar vatandı, milletti. Sevdanın adı oldular, gönülleri felaha kavuşturdular. Şikayetleri kendi kendilerine oldu bunu kimseye sezdirmediler. Donmaya, can vermeye razıydılar yeterki etmesinlerdi onları vatanlarından ayrı. Onlar gözlerimizi güneşe çevirenler. Karlı dağları hüzne çevirenler. 

Kulakları uğuldatan rüzgar geride kalanların diyemediklerini yüzlerine vurdu, onların sesiydi, bir çığlığın adıydı. Kopmak üzere olan bir fırtınanın ayak izleri tereddüte düşürse de onlar dağlardan süzülen bir çıvgın gibi terennüm ederek yankıya kulak asmadılar. Onlar an be an Turan yolculuğunda anayurdun sancağını takip ettiler. Dağlardan akan bir avuç seldiler. Onlar umutlarını yitirmediler, bu yüzden de kaybetmediler, aslında çok büyük bir zafer kazandılar. Çünkü ve keşkeler onları soğuktan daha çok üşütüyordu. Her çünkünün, keşkenin ardına onlarca anlaşılmaz söz geliyordu. Azık gemileri Trabzon’da batıyor, ayaklar çarığın içinde,parmaklar tüfeğin tetiğinde donuyordu. Ama onlar keşke demiyor, susarak çok şey anlatıyorlardı.

Belki yenilip yere serilmekte olan bir ülkedeydiler ama avare bir gezgin değildiler. Kan emici vampir garbın emellerini boşa çıkarmaya çalıştılar. Onlar belki soğuktan titriyordu ama garp gücünün altındaki titrek bir yürekti. Atılan her adım onların kurşununa verilen en güzel cevaptı. Onlar derin uçurumlardan ederken intihar biz ona rağmen ediyoruz iftihar. Onlar ve tüm şehitlerimiz milletin başı oldular, her biri birer bayraktı, ışık ışık dalgalandılar. Bembeyaz örtünün üstünde al bayrak oldular. Onlar artık güneş açmış dağın zirvesiydiler, bayrağı yükseklere diktiler. Bir bayrak düşmedi, millet düşmedi. Mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü oldular. Ve Arif Nihat Asya’nın dediği gibi:

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık dalga dalga bayrağım.

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.”

dizelerindeki gibi gönüllerde derin yankılarla süzüldüler.

Onlar Kevser Havuzundan kana kana içerken; bedenleri toprağa can verir oldu. Dağ, taş, ağaç, yer, gök onlar oldu. Akan yaşlarda oldular. Artık onlar kalplerden süzülen binlerce erattılar. Kendi cennetlerindeki gül kokulu bahçelerinden, cennet vatanımızı bize emanet kıldılar. Yüzlerindeki müjdelenmiş sevinci bize devrettiler, gülüşlerimiz oldular. Korkunun, hüznün, karanlığın elinde çifte kavruldular, sıcacık evimiz, yurdumuz oldular. 

Okuyanın biz, yazanın onlar olduğu müşterek bir eser oldular. Farklıydılar, farkındalık yarattılar, farkında olmamızı istediler. Tevhidin şeydasıydılar, sonunda Allah’a kavuştular. Vatan aşkı en büyük aşka götürmüştü onları. Bize aşkı öğrettiler. Onlar üzerine düşeni yaptılar, bu davayı öksüz bırakmadılar. Anaların ciğeri delindi, toprak ana yerinde deprendi durdu, inledi. Anne şefkatiyle sardı, sarmaladı. Artık üşümeyeceklerdi. Toprağı yorgan gibi üzerlerine serdi. Karlar üzerlerini kapattı. İçin için bir kere de o ağladı. Esti gürledi, her yeri bir kere daha bembeyaz etti.

Ağlayanların göz yaşlarıyla sulanan toprağın bağrından güller çiçek açtı. Körpe bedenler Peygamber kokusuyla nur saçar oldu köşe bucağa. Tûba dallarının salınışı gizliydi yapraklarının güzelliğinde. Şehitlerin kanları renklendirmişti gülün kızıllığını. Bizler onların kokusunu çektik içimize. Biz oldular, bize nefes oldular. Bizde birer parça oldular, bizden oldular, bize karıştılar. Biz on binlerce şehit olduk. Onlar bizde can buldu, biz onların ruhuyla müşerref olduk. 

Bizler her an içimizde taşıdığımız minnettar olduğumuz, bugünlerin sahibi şehitlerimizin aziz hatıralarını yaşatıp şuurla hareket etmeliyiz. Karanlıklar içinde gezen ve kendi karanlıklarıyla karartmaya çalışan körler olmadan bizi biz yapan mukaddes değerlere sahip çıkmalıyız. Aksi halde Hayalî’nin:

“Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler!

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler!”

dizlerindeki gibi tarihimizin, değerlerimizin farkından olmayıp sahip çıkmazsak enginleri taşıran okyanusumuzun içinde ne olduğunu bilmeyen başıboş bir balıktan farkımız olmaz.

İnsan sonunda yine insana dönüşüyor. Yine kendi kendisine kavuşuyor. Hayat yine kendi kendini doğuran bir dönüşüm oluyor. Bir bitiş yeni bir başlangıçta farklı bir bedende buluyor kendini. Aslında bitiş bitmiş olmuyor sadece adı değişiyor. 

Tüm şehitlerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Ruhları şâd olsun. Bugünlerin sahiplerini dualarımızdan eksik etmeyelim. Sevgilerimle…

1

2 Yorumlar

  1. Büşra
    11 Ocak 2019
    • Tuncay Ayverdi
      11 Ocak 2019

Yorum Yaz