Aynılaştırdıklarımız

Aynılaştırdıklarımız

İnsanları hayatımıza bulaştırırız. Bazen hayatımızın tam ortasına alırız. Sohbeti sohbete ekledikçe aynı ekmeği paylaşıp yer gibi oluruz. Aynı tonu yakalarız, aynı şarkıyı dinleriz. Aynı kitabın aynı satır başında kalırız, aynı kelimede. Aynı sayfa numarasında bırakırız ayracımızı. Aynı gemiyi seyrederiz. Aynı denize bakarak hayaller kurarız. Aynı yaptığımız her ne varsa biz öyle düşündüğümüz için aynıdır. Çünkü aynı düşünmek için çaba gösteririz. Hâlbuki kendimizi kandırırız. Hayatımıza aldık diye aynılaştırmaya çalıştığımız her kimse yarından sonra yabancı olur. Yabancı olduktan sonra aynılarımızı silmeye çalışırız. Aslında olmayan sadece kafamız da oluşturduklarımızı yok etmeye başlarız. Ne kadar üzücü bir durum, oradan bakınca değil mi? Ama işin içinde siz olursanız, normalleşir.

Kendinizi düşünün. Hiç aynılaştırdınız mı birilerini hayatınıza? Hiç demediniz mi ‘Bana ne kadar benziyor.’ ‘Benim gibi düşünüyor.’… benim gibi başlayan o cümleleri hiç kullanmadınız mı? Benim gibileri sıralar kafamızdaki fısıltılar oysaki. Birikir, birikir ve aynılaşır. Bu süreci biz yaparız. Karşı taraf bundan bir haberdir. Kim olduğunu, sendeki yerini bilmez. Belki hayatta yalnız kaldığımız için birilerini kendimize etiket yapmaya çalışırız. Etiketin fiyatını karşı tarafın tavırları belirler. Acımasız gelebilir ama hepimizin yaptığı durum bu. Yaşadıkça daha çok acı biber tadını alıyor.

Mesela bir oda düşünün. Odanın duvarları kırmızı. Ve siz beyaza boyamak istiyorsunuz. Normalde açık renk olsa duvar, beyaza boyamak daha da basitleşir. Ama duvar kırmızı. Kaç kat beyaz rengi duvara vurursunuz bilmem. Tek bildiğim bir kat ile geçmez o duvardaki kırmızı renk. Fırçanın darbelerini de katın işin içine. Hafif gezdirerek olmaz bu iş. Sert bir şekilde sürteceksiniz ki beyaz işlensin duvara, akmasın yukarıdan aşağıya. Peki, beyaz duvarın altında kalan kırmızı boya yok mu oldu? Hala altında ise ve siz buna inanıyorsanız, silemezsiniz. Her yerden silmeye çalıştığınızı, önce aklınızdan silerek başlamalısınız. Klişeleşmiş bir sözdür aslında bu. Gerçek şu ki: Kırmızı boyanın yok olmadığı gibi o da silinmeyecektir. İyi bir boyacı olup kırmızı boyayı beyaz boya ile yok etmelisiniz. Sadece beyaz boyanın duvardaki darbeleri kadar sabretmeniz gerekecektir. Sabır ise hayattaki adaletin kuralları kadar ağırdır. Gelmesini istediğiniz her kimse ona kavuşmaya gün sayarsınız, bu sabrın bir nebze olsa da iyi yanıdır. Ya o unutmaya çalıştıklarınızın sabrı nasıldır?

Yaşayanlar ve unutamayanlar bilir, kırmızı duvarı beyazlaştırmak için verilen emeği. Sabretmek neyi beklediğini bilmeyen bir çocuk gibidir. Sürekli ister bir şeyler ama alamaz. Zamanı gelmeyen çiçeğin açmasını bekleyemeyiz değil mi? Zamanı geldiğinde sabrın kolları insanı uyandırır. Beyaz odalı bir yerde açarsınız gözlerinizi. Ve çiçek tomurcuklanmıştır.

3

Yorum Yok

Yorum Yaz